“İddiası olmayan medeniyet olmaz”

Şanlıurfa Valisi Abdullah Erin, İlim Yayma Cemiyeti Şanlıurfa Şubesi İslam Araştırmaları Merkezi tarafından (İSAM) düzenlenen Medeniyet Sohbetlerinin kapanış toplantısına konuk oldu.

İSAM’da 2018-2019 dönemindeki 28 hafta boyunca medeniyet okumaları ve medeniyet sohbetleri adıyla düzenlenen toplantıların son konuğu olan Vali Erin, Medeniyet ve Yönetim konulu sohbetinde, görüş ve düşüncelerini paylaştı.

Konuşmasında, medeniyet tanımını yapan Vali Erin, medeniyet teriminin bir dünya görüşüne sahip olması gerektiğini, medeniyetin iddiasının olmasının ve insanlığa vaatte bulunmasının şart olduğunu ifade etti.

İddiası olmayan bir düşüncenin medeniyet olarak tanımlanmasının mümkün olmadığını dile getiren Vali Erin, İlim Yayma Cemiyeti’ne teşekkür ederek, benzer organizasyonların devamını talep etti.

ŞURKAV bünyesinde de buna benzer faaliyetler başlatarak, konuları şehrin gündemine taşıyacaklarını ifade eden Vali Erin, “Bu bizim hayati meselemiz. ŞURKAV ve diğer kurumlarımız üzerinden de bu buluşmaları, fikir alışverişlerini devam ettirmek istiyoruz” diye konuştu.

Vali Erin, İlim Yayma Cemiyeti İSAM’da yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

İlim Yayma Cemiyeti’ne, toplumumuzun kalkınması, büyümesi, gelişmesi, irfanımızın ve kültürümüzün tekrar hatırlanması, insanlığa hediye ettiğimiz medeniyetimizin bakımının gerçekleşmesi, yeniden ruh köklerimize dönebilmemiz için yapmış oldukları faaliyet ve ilmi çalışmalardan dolayı şükranlarımı sunuyorum. Bundan sonra da bu çalışmaların devamını diliyorum. Şanlıurfa’da bu alanda faaliyet gösteren tüm sivil toplum kuruluşlarına ve yapılara da örneklik teşkil etmesini diliyor ve Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Medeniyet kelimesi, Arapça şehir ve şehirleşmek anlamına gelen bir kelime. Kültür kavramıyla, uygarlık kavramı dahil olmak üzere son elli yıldır birbirinin yerine kullanılmakla birlikte aslında son derece farklı ve çok daha kompleks bir kavram olduğunu biliyoruz. Kültür, daha alt seviyede bir tanım olarak niteleyebileceğimiz bir kavram. İnsanların bir arada yaşamasıyla birlikte, kabilelerin, toplumların her biri için kabul edilebilecek binlerce kültür vardır. Ve bunlar birbirinden çok farklı özellikler taşıyabilir. Medeniyet ise çok daha geniş kapsamlı bir anlam içeren kavramdır. Aslında çok sayıda kültürün bir araya gelmesini ve kültürlerin birleşerek, dönüşerek, yeni değerler üretmeye başlamasıyla birlikte tüm insanlığa hitap edebilecek değerler üretmeye başlamasıyla medeniyetten bahsedilebilir.

Dolaysıyla, medeniyet inşası veya medeniyet ihyası gibi tabirlerin çok basite indirgenen tabirler olduğunu görüyoruz. Yani medeniyet, İlim Yayma Cemiyeti’nde toplanalım haydi medeniyetimizi ihya edelim diye oluşacak bir şey değil. Ne zaman çıkacağını tam kestiremediğimiz, ne şekilde çıkacağını da sadece geçmiş tecrübelerimiz ve deneyimlerimizden belki tahmin edebileceğimiz, ama dinamiklerini de geçmiş insanlığın yaşadığı ve şahit olduğu medeniyetlerden özetleyerek az çok tahmin edebileceğimiz bir olgudur medeniyet. Türkiye’de son dönemde medeniyet inşası teriminin de bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmek gerekiyor. Hadi medeniyet inşa edelim diyerek medeniyet olmuyor yani. Medeniyetin, gayret, çaba, çalışma ve eğitimden sağlığa, aileye, insana dair herşeyin, biraz da vahiy kaynaklı olarak ideale doğru sürüklenmesi ve ortaya çıkan ortak değerlerin sonucunda aniden belirme istidadı gösteren bir kavram olduğunu da söylemek gerekiyor.

Türkiye’de Osmanlı’nın son döneminden sonra, içinde yaşadığımız, sahip olduğumuz, bayraktarlığını da büyük ölçüde başarıyla temsil ettiğimiz İslam Medeniyeti sonrası aradan geçen yüz yıllık süreçte hala zihin ve iç dünya karışıklığını çözebilmiş değiliz. Türk milleti olarak bizim açmazımız ve içinde bulunduğumuz temel sıkıntı aslında budur. Batının, özellikle 18. Yüzyıldan sonraki endüstri devrimi ve ortaçağdan çıkma çabalarından sonra dünyada hakim bir düzen kurulduğunu biliyoruz. Kimilerinin batı medeniyeti olarak tarif ettiği, Şanlıurfa’da görev yaptığım süre içinde de her vesile ile dile getirdiğimiz gibi medeniyet tanımından uzak bir olguyla karşı karşıyayız. Ama bir o kadar da baskın ve aynı bizim toplumdaki hırsızın yakayı bırakmaması dediği gibi kaçacak bir yerimizin kalmadığı küreselleşme ile dünyanın küçük bir köy haline geldiği ve bilginin dünyanın dört bir yanına hızla yayıldığı, aile kavramının kişiden kişiye ilişkilerin, devlet şahıs ilişkilerin, devletler arası ilişkilerin, kapalı devlet ilişkilerinin hepsinin yerle bir olduğu yeni bir dönemdeyiz. Bunların bizim medeniyet tasavvurumuza hizmet edecek şekilde yeniden ele alınması, yeni tanımlamaların gerçekleşmesi ve medeniyet tasavvurumuza uygun yeniden şekillendirilmesine ihtiyaç var. Ancak bugüne kadar kapsamlı ve doyurucu bir çalışmanın yapılmadığını da söyleyebiliriz.

Tabi ki medeniyet kelimesi, batının XIX. Yüzyılda literatüründe kullanmaya başladığı ve insanlığın ürünü olan tek medeniyetin olduğu şeklinde dayattığı bir durumla da karşı karşıyayız. Sadece bilim ve teknolojideki değişimden ibaret olan medeniyet kavramının, aslında kelime olarak kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllardan itibaren Farabi’nin, İbn’i Sina’nın, İbn’i Haldun’un ve daha bir çok ilim adamının, bilim adamının değindiği ideal devlet, ideal toplum arayışını içeren büyük emeklerin ve zihinsel ürünlerin ortaya konduğunu görüyoruz. Ama bize bu son yüz yılda dayatılan bir medeniyet var, o da batı medeniyeti ve bunun kökeni de eski Roma veya Grek medeniyeti dediğimiz medeniyettir. Aradan Rönesansa kadar olan dönemi atlayarak şimdiki hakim olan batı medeniyetinden bahsediliyor. Aradaki medeniyetler, insanlığa büyük hizmetler sunan fikri anlayışların hepsinin yok sayıldığı bir anlayışın yok sayıldığı bir anlayışın bizim toplumumuzda da ilim adamlarının bir kısmı arasında da kabul edildiğini görmekten büyük üzüntü duyuyoruz. Halbuki, kültürler ve medeniyetler arasındaki değişimde üç ana eksenden sözedilebilir. Bunlardan bir tanesi Batı Asya ile Ege kıyıları arasındaki etkileşimden kaynaklı Grek Medeniyeti, bu da M.Ö. 6. – 7. YY. Ama bunun, eski Yunanlıların kendi zekalarından neşet eden bir medeniyet olmadığını da görüyoruz. Bu, ondan çok daha eski olan Antik Mısır Medeniyeti, Hint Medeniyeti, Çin Medeniyeti ve İran Medeniyetinden elde ettikleri, ulaşım ve ticaretin gelişmesiyle birlikte oradan aldıkları değerleri sentezlemek suretiyle yeni ortaya koydukları, tamamen kendi fikirlerinin ürünü olarak değil, etkileşimle ortaya koydukları bir medeniyetin varlığını kabul etmiyoruz. O medeniyetin inşasında Aristo’nun, Soktates’in, Platon’un ve sonrasındaki öğrencilerin fikirlerinden kaynaklı bir medeniyetten bahsedebiliriz. O filozofların medeniyet tasavvurlarının, daha sonraki dönemlerde bizim İslam Medeniyeti olarak tabir ettiğimiz medeniyetimizin esaslarıyla ortak bir çok yönünün olduğunu biliyoruz. O filozofların peygamber olabileceği, bizim düşündüğümüz gibi düşünen ideal toplum arayışındaki insanlar olarak görülüyor. Bu bize, aslında batının sırtını dayadığı ve tüm insanlığa dayattığı medeniyetin kökeninin Greklerle başlamadığını, Yunanlılarla başlamadığını gösteriyor. Bu, daha önceki süreçte insanlığın başladığı ve sonraki medeniyetlerin etkisi altında gelişen, kurumların oluşmasıyla başlayan bir medeniyet. Bu aslında bütün medeniyetlerin, insanlığın 12 bin yıl ve üstünde bilebildiğimiz tarih süreci içerisinde belki onbinlerce medeniyetler yaşadığı, bugün bilmediğimiz medeniyetler var. Bunların bir kısım daha uzun ömürlü bir kısmı ise bir süre insanları etkileyen medeniyetler. Grek medeniyetinden de başlatırsak, Antik Yunan Medeniyetinin kaynağının aslında yine bu topraklar olduğunu görüyoruz. Yani dönüp dolaşıp yine Göbeklitepe’ye, Mezopotamya’ya geliyorsunuz. Burası hem medeniyetlerin ana yurdu hem de bugün dünyada hakim olan Allah inancının neşet ettiği topraklar. Batı medeniyetinin de aslında bugünkü bozulmuş temellerinin de yine Grek’ten Anadolu’ya ve Urfa’ya dayandığını ifade edebiliyoruz.

Tabi her medeniyetin doğuş, gelişme, olgunluk ve yaşlılık dönemi ile zayıflama ve etkisini yitirme dönemleriyle karşı karşıyayız. Grek Medeniyetinin de VIII. Yüzyıl ve sonrasında gelişiminin büyük toplumsal hareketlerle, insanların ürettiği değerlerin diğer milletlerle paylaşılmasıyla birlikte geliştirilip, yeni değerler katılmak suretiyle geliştirilip, ortak değerler katılmük suretiyle büyük bir medeniyet haline gelen, Peygamber Efendimizle birlikte vahye dayalı insanlığın refahını esas alan bir medeniyetten söz edebiliyoruz.

Medeniyetler karşılaştırmasını da yapmak gerekiyor. Gelmiş geçmiş medeniyetler içerisinde insanlığa barış, huzur ve sulh anlamında en büyük katkıyı sunan İslam Medeniyeti olmuştur. Ama bizim gerilememiz ve medeniyeti oluşturan dinamiklerin bir kısımı ihmal etmemiz, bir medeniyet tasavvuru başlığı altında anılan toplumun zamanla dejenere olmasıyla kaybettiğimiz üstünlüğü, batılılara kaptırdığımız bir durum var.

Özet ve genel olarak şunu anlıyoruz. Aslında sürekli millet-toplum veya bizim tabirimizle insan-ümmet toplumlarının karşılıklı etkileşmesi sonucu biri dinamizmin üstüne birşeyler ekliyor gelişiyor, diğeri geriliyor. Yükselen medeniyet bir süre sonra durağanlaşıyor, dinamizmi azalıyor, yaşlanıyor ve başka bir medeniyet o dinamizmi yaşatıyor ve üstün hale gelerek sürekli olarak değişen bir gelişme ile karşı karşıya kalıyoruz.

Son dönemde İslam Medeniyetinin zaafa uğramasıyla gelişen Batı Medeniyeti ise bambaşka bir şey. Çok farklı bir durumla karşı karşıyayız. Avrupa’daki aydınlanma çağı, makinanın icadı ve ardından endüstri devrimiyle birlikte üretimde insanlığın daha önce hayal edemeyeceği artış, bilim ve teknolojideki hızlı gelişmenin batıyı ileriye taşıdığını görüyoruz. Medeniyetin matematiksel olarak bir tanımı yok ama bunu, medeniyet olarak tabir etmek mümkün değil. Medeniyetin sadece iktisadi kalkınma, kişi başına düşen milli değer artışı, devlet yönetimi olmadığını biliyoruz. Bunların hepsi, medeniyet tasavvurunun birer ayağıdır sadece. Bu ayaklardan bir iki tanesinin güçlü olmasının sonrasında toplumda refah artışı ve zenginleşmeyi görebiliyoruz, diğer taraftan insani ve ahlaki olarak tanımladığımız değerlerin yokluğu veya bunların dikkate alınmaması sonucunda oluşan zenginliğin uzun ömürlü olmayacağını çok net şekilde söyleyebiliyoruz. Bunun delili, ispatı nedir? İnsanlık tarihi boyunca bunun yüzlerce ispatı vardır. Avrupa Medeniyeti de küreselleşme ile birlikte üstünlüğü ele geçirdi, müthiş bir üretim yapmaya başladı, binlerce insanın işini bir makine kısa sürede yapmaya başladı. Başdöndürücü bir gelişmeye şahitlik ediyoruz. Ama bunun sonrasında, bu medeniyetin yeryüzündeki diğer insanlara aktarımı gibi bir dertlerinin olmadığını biliyoruz. Onların dertleri ve amaçlarının insanlara barış, huzur ve kardeşlik getirmek olmadığını da biliyoruz. Batı Medeniyetini tasvir eden Ali Şeriati, bu medeniyetin sadece kendi toplumlarında makinalarla üretilen ürünlerine başka toplumları müşteri yapmak suretiyle daha çok para kazanmak derdinde olduğunu söylüyor. Batıya göre, tüm milletlerin medenileştirilmesi gerekiyor. Bunu nasıl yapacaklar? O döneme kadar onlarca daha büyük değerlere sahip olan ve bunu doya doya yaşamış milletlere, ‘siz ilkelsiniz’ düşüncesini kabul ettirirerek yaptılar. 1958’e kadar Tanzanya’dan, Kongo’dan zenci kardeşlerimizi götürüp Paris’te, Londra’da insanat bahçelerinde, tel örgüler arkasında sergilediler. Bu baskın algı çalışması ve milletlerin genleriyle gerçekleşen oynamalar, temel olarak da insanları ayakta tutan, özgürlük kazandıran, şahsiyet kazandıran dini değerleri yozlaştırmak suretiyle kimliksizleştirdiler. Medenileşmek için mutlaka modernleşmek gerektiğine inandırdılar. Tanzimat dönemine kadar bizim bir çok insanımız da bu fiil ve düşünceyi savundular. Biz mutlaka Avrupalılaşmalıyız, modernleşmeliyiz, Avrupa’nın herşeyini almalıyız düşüncesine sahip oldular. Aradan geçen 100 yıldan fazla süredir kendimize gelemediğimizi söyleyebiliriz. Hala kavram kargaşamız var. Hala kendimizi kendi terimlerimizle tanımlayamıyoruz, medeniyet kelimesinde, aile mefhumunda, din kavramında bir kafa karışıklığı olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki bütün olaylara bize dayatılan perspektifle bakıyoruz. İktisadi, ictimai, siyasi olaylara, devlet yönetimi de dahil olmak üzere bizim olmayan mihenk taşıyla değerleri ölçüyor, başkasının kavramlarıyla, inançlarıyla kendimizi tabir etmeye çalışıyoruz. Bu şekilde yeniden bir medeniyet inşa etme şansımız yok. Kendimize ait olan değerler üzerinden tanımlamayı yapmak, sanayileşmeden, maddeden, materyalden ibaret olmayan bir medeniyet düşünmemiz gerektiğini ifade etmek gerekiyor.

Medeniyet tasavvurunda temel bazı dayanakların olması gerekiyor. Olmazsa olmazları diyebileceğimiz dayanaklar var. Bir medeniyet olacaksa, dünya görüşüne sahip olması gerekiyor. İddiası nedir. Bu anlamda bir iddiası veya fikriyatı olmayan bir medeniyetin, medeniyet olarak tanımlanması mümkün değil. Medeniyetin, bir değerler manzumesine sahip olması gerekiyor. Sadece maddede, bilimde, teknolojide ve fendeki gelişme değil, bunun yanında iktisadi kalkınma, refah artışı, zenginlik, kişi başına düşen milli gelirin hepsi birer anlam ifade ediyor ama tek başına anlamı yok. Bunun yanında aile, yardımlaşma, sevgi, kardeşlik, ihsan, birlikte hareket etme, sadakat ve diğer bazı insani ve ahlaki değerlerle ilgili birşeyler söylemesi gerekiyor.

Dünyada kişi başına düşen milli geliri en yüksek ülkeler, İskandinav ülkeleridir ve İsveç bunlardan bir tanesidir. Zannedersem kişi başına düşen 70 bin dolarlık bir milli gelirleri var. Ama yakın zamandaki bir araştırmada, İsveçlilerin yüzde 68’inin bizim tabir edebileceğimiz şekilde bir dostu yok. Oturup bir sohbet edeceği, canı sıkıldığında arayıp sohbet edeceği, başı dara düşdüğünde arayıp yardım isteyebileceği bir yakın arkadaşı ve dostunun olmadığını görüyoruz. Bu, örneklerden bir tanesi. Diğer ahlaki çöküntüler, özellikle cinsiyet farklılığı olarak tabir edilen kadın-erkek arasındaki ilişkilerin tanziminde yaşanan sakatlıklar ve benzeri hususların da bu toplumun uzun vadede bu zenginliğinin devamını garanti edemeyeceğini çok açık şekilde ortaya koyuyor.

Bir medeniyetin gerçek ve sahih bir referansı olması gerekiyor. İlhamını aldığı bir kaynağın olması gerekiyor. Bugünkü hakim batı medeniyetinin ilhamını aldığı sadece materyalizm, bir medeniyetin devamını ve uzun süreli ayakta durmasını sağlamasının mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Bir de değişkenler ile sabiteler var. Bir medeniyet, bir dünya görüşünde bazı şeyler sabittir, bazı şeyler de zamana göre değişir. Bunların arasındaki ilişkiyi de iyi tanzim etmek gerekiyor. Bir medeniyetin vazgeçilmezlerinden bir tanesi de budur.

Diğer taraftan yoğun bir bilgi birikimi, yine bir medeniyetin doğması ve yaşaması için de olmazsa olmaz koşullardan biridir.

Ahlaki ve insana ait değerler, inanç değerleri medeniyetin oluşumunda hayati bir değere sahiptir. Ama bilgi üretemeyen ve sadece bunlara dayanarak tevekkül eden, hücresine çekilip zikirle devam eden, başka bir şey yapmayan, çalışmayan, çabalamayan insanların da bir medeniyet kurma şansının olmadığını da biliyoruz.

Batı, bilgi birikimini artırarak bugünkü noktaya vardı. Diğer yönleri eksik, onları da belki zaman içerisinde tamamlarsa ideal dediğimiz bir medeniyete ulaşma şansları da var. Zaman içerisinde bunun olması da mümkündür, tersi de mümkündür. İnsani ve ahlaki değerlerle bilimsel ve teknolojik gelişmeyi birleştiremezse, yıkılmaya da elbette mahkumdur.

Gelişmiş bir ekonomi, iktisadi refah ve üretim artışı gibi kalkınma olarak tabir edebileceğimiz durumların da bir medeniyetin oluşumunda yine  vazgeçilmez temel hususlardan bir tanesi olduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan çoğulcu bir toplum anlayışı, yani farklılıklar. Farklı düşünceler ve farklı yaşayabilmeyi de anlatabilme ve aktarabilme olgunluğunun olması da bir medeniyetin büyümesi ve gelişmesi için olmazsa olmak koşullardan bir tanesidir. Tek tip, herkesin bir şeye zorlandığı veya kimsenin şu veya bu sebepten dolayı fikrini ortaya koyamadığı, insana, dünyaya, ahirete dair birşeyler söyleyemediği bir toplumda bir gelişme, bir medeniyet, bir refahın olması da mümkün görülmüyor. Bu yine bugüne kadar şahit olduğumuz medeniyetlerin hepsinde var. Bir kısmı bunun bedelini canlarıyla ödediler, bir kısmı hicret ettiler. Socrat’ın Atina’da anlatması kabul görmedi, bedelini hayatıyla ödedi, idam edildi. Ama, idam edildiği için Socrat var ve bedel ödediği için diğer filozoflar var. Bir medeniyet iddiamız varsa, çoğulculuğun, çok sesliliğin mutlaka bir millette olması ve iyi işleyen bir devlet sisteminin olması lazım. İyi ve adil işleyen bir yönetim sistemi de bir medeniyetin olmazsa olmazlarından bir tanesi olduğunu ifade etmeliyiz.

Bu sistem nasıl olmalı? Aynı medeniyet kavramındaki tartışmalar gibi, ilk çağlardan başlamak suretiyle ideal toplum arayışları, ideal devlet yönetimi ve yönetici aralışları ile bununla ilgili ortaya konan felsefi düşünceler çok sayıda var. Medeniyet okumalarında bunlara mutlaka değinilmiştir. Ama aklımıza gelen Farabi’nin Medine’tül Fazıla, yani erdemli şehir aynı zamanda geriye doğru gittiğimizde Platon’un “Devlet”indeki bir çok esasla da benzeşen yönler var. Platon’un son döneminde tevhid inancına doğru evrildiğini görüyoruz. Herşeyin temelinde insan var fikrinin, her şeyin temelinde Allah var fikrine doğru evrildiğini görüyoruz. İslam ve Türk mütefekkiri olan Farabi de erdemli şehir diye tabir edebileceğimiz şehirdeki yönetim anlayışının nasıl olması gerektiğini, o yöneticilerin hangi niteliklere sahip olması gerektiğini uzun uzun anlatıyor. Orada da önemli tespit ve değerlendirmeler var. İnsanı merkeze alan ve her şeyi insanın saadete ulaşması için planlanan, tertip edilen bir yönetimin hakim olduğu şehirdir erdemli şehir. Yani, insan mutluluğunun maksimizasyonunu esas alan, mutluluğun da esasının öbür dünyada olduğunu, tüm evrenin bir bütün içinde işlediğini, tek yanılmayanın öncesi ve sonrası olmayan Cenab-ı Allah olduğunu, tüm evrenin O’na yönelerek bir devinim içerisinde olduğunu, dünya da eğer külli iradeye yüzünü dönerek O’nun ortaya koyduğu prensipler yönünde hareket ederse mutluluğu yakalayabileceğini ve faziletli bir toplumun ve devletin oluşabileceğini anlatıyor. Tabi ahiret inancıyla bu dünyadaki yaşamı birleştiren bir bakış açısı olduğunu görüyoruz. Yine Farabi’nin savunduğu temel değerlerden biri, yöneticilerde aradığı özelliklerdir. Devlet yöneticisinden aşağıya doğru tüm yöneticilerde aradığı özellikleri, vücut bütünlüğünden cesarete, adil olmasından erdemli ve güzel ahlaklı olmasına kadar sıralıyor.

Konuşmasında, medeniyetin kurduğu şehirlerin ve estetiğin de bir gösterge olduğunu ifade eden Vali Erin, medeniyet ile şehirleşme ilişkisine değinerek, “Şehirleşme, birlikte yaşama, birlikte yaşama kültürünün yansıması olan evler, yapılar, sokaklar, caddeler ve buradaki ahenk, uyum ve düzen. Büyük bir medeniyetin mirasçıları ve temsilcileri olarak kurduğumuz şehirlere bakın ve karnenizi doldurun. Hangi şehrimiz her yönüyle estetik? Temsil ettiği değerler ve sahip olduğu fikriyatla gelmiş geçmiş en büyük medeniyete sahip olan bizlerin kurduğu şehirler böyle mi olmalı? Bizim zihnimizdeki, beynimizdeki ve kalbimizdeki kargaşa ve karmaşanın aslında dışa yansımasının tam halini gösteriyor. Bu konuda da iyi bir medeniyetin, aynı zamanda şehirleşme anlamında da bir mesafe kattetmesi gerektiğini değerlendiriyoruz.

Son dönemlerde Türkiye’te tarihi varlıkların, yapıların yeniden yaşatılması, korunması ve geliştirilmesine yönelik lokal bazda da olsa ortaya konan çalışmalar ve yapılan iyileştirmeler, restorasyonlar ve benzeri şeyler geleceğe yönelik umut veriyor. Ama diğer taraftan yeni kurduğumuz şehirler ve binalardaki karmaşa da yine bizden bir şey olmayacak hissine bizi sürüklüyor. Otuz yıllık idarecilik hayatımda bir çok şehirde yöneticilik, idarecilik yaptım, büyük bir medeniyet iddiasında olan, büyük hayal ve idealleri olan bizlerin belki de bu konuyu yerel yönetimlerin bilgi birikimlerine terketmememiz sonucuna getiriyor. Belki de merkezi bir bakış açısıyla tüm şehirlerin sahip oldukları kültürleri yansıtacak ve yaşatacak bir planlamasının gerçekleştirilip, yerel yönetimlere bunun dışına çıkılmaması şeklinde dayatmak gerekiyor. Tabi bir medeniyetin teşekkülünün ana unsurlarından biri olan bu hususta da merkezden yapılacak dayatmayla da medeniyet doğmayacağını kabul etmek lazım. Sadece şehirler güzelleşir ama içimizdeki o karmaşa yine devam eder gider. Önemli olan demek ki insanın içindeki zihnin değişmesi.

Bir medeniyet, sadece bu özelliklerle değil, aynı zamanda sanatsal ve estetik bir yapıya da sahip olması gerekiyor. Bu estetik, sadece binalardan veya sokaklardan ibaret değil. Bireyler arasındaki ilişkilerde, toplumsal arasındaki ilişkilerde, içtimai hayattaki tüm hususlarda insanların bir estetik kaygısına sahip olması gerekiyor. Bu düzeyliliktir, haddini bilmektir, hayadır, terbiyedir, karşılıklı saygıdır. Tüm bu değerlere sahip olduğunuzda yüzünüzü gülümsetecek, ne güzel şey diyebileceğiniz örnekler sergileyebilmeniz gerekiyor. Bugün dönüp bizim topluma bakıyorsunuz, bizlere.. Yani hem Müslüman hem de batı medeniyetini medeniyet olarak kabul etmiyoruz. Esas medeniyet temsilcileri ve varisleri biziz diyoruz. Temel ahlaki ve Kur’ani değerler esas alınmak suretle devlet düzenlerinin karşılaştırılması vardır. 150 civarındaki ülkenin hangisi daha insani, daha ahlaki ve daha Kur’ani diye bakıyorsunuz, listede Müslüman bir ülke neredeyse yok. Türkiye olarak da 60-70’inci sıralardayız. İlk sıralarda Yeni Zelanda vardı. Sonra İskandinav ülkeleri var. Yeni Zelanda’daki baskın sonrası 33 yaşındaki Devlet Başkanının sergilediği o insani, ahlaki dediğimiz, sevgiyi, acıyı paylaşma ve bunu içinden gelerek yapma yönündeki tavır ve davranışlarının ne kadar hepimizin içini ısıttığını, o acıyı ne kadar büyük ölçüde dindirdiğini de görmüş olduk. Çok büyük bir olayın, kendi ülkesindeki huzursuzluğa ve orada yaşayan milletlerin birbirine zarar verecek noktaya varmasını nasıl engellediğini, olayı nasıl yönettiğini 33 yaşındaki bir Yeni Zelandalı’dan öğrendik. Benzer durumda acaba biz aynı olgunluğu, aynı hassasiyetleri sergileyebilir miyiz, gerçekten bu konuda şahsen kuşkuluyum. Dolaysıyla bu değerlerin tamamı bir araya geldiğinde belki de eklenecek birkaç husus daha vardır, bir medeniyet oluşuyor. Bunların bir kısmı bir araya geldiğinde, o kısmın tetiklediği alanlarda bir gelişme yaşanıyor ve toplumu rahatlatıyor. Onlar da ortadan kalktığında o toplumda kaos ve kargaşa yaşanıyor. Bizi de ayakta tutan belki de hala sahip olduğumuz bazı değerlerdir. Ama bizim, o büyük medeniyeti inşa edecek ve ihya edecek bir yeterlilikte olmadığımızı da üzülerek söylemek gerekiyor.

Türkiye olarak hep söylediğimiz şu, 20’inci yüzyıl öncesine bir dönün. O dönemki medeniyetler, ülkeler ve insanlar.. İletişimin, ulaşımın ve bilgi akışının çok daha yavaş olduğu, dolaysıyla etkileşimin de çok sınırlı kaldığı bir dönem ve ondan sonraki gelişmeler ile bugün geldiğimiz noktada hiç birimizin ne çoluk çocuğumuza ne ailemize ne de toplumun diğer bireylerine hakim olamadığımız ve sürekli bilgi bombardıman altında kaldığımız bir süreçle karşı karşıyayız. Yani aslında sanal bir dünya var. Gördüğümüz ile gerçek aynı değil. Ama gerçek olmayan gördüğümüz şeye inanıyoruz. Artık hayaller ve gölgeler gerçek oldu. Bu doğru değil, bu bilgi sahih değil, doğru olanı budur diye anlatmaya ne yetişebiliyoruz ne de gücümüz yetiyor. Ne de bununla ilgili kalıcı ve kapsayıcı bir planımız var. İşin açıkçası, küreselleşme ve artan bilgi üretimi ve dağıtımı karşısında biraz da çaresiziz. Bu konuda ne yapılması gerekiyor? İlim adamlarımızın, bilim adamlarımızın, filozoflarımızın –ki kısırlığını yaşadığımız- bilge insanlarımızın oturup bu konuda yeni çözüm yolları ve önerileri üretmeleri gerekiyor. Bunu, toplumda sorumluluk makamında oturanlar olarak toplumdan bekleme şansımız da yok. Herkesin dünyası elindeki telefon ve sizden benden çok daha fazla hem dünyadaki bilgiyi ve hem de üretilen bilgiyi takip edebiliyor. Bununla birlikte batı medeniyetinin tüketimi körüklemek, hayatini devam ettirmek için makinelerin ürettiğini sürekli birilerine satmak için sürekli aktardığı ve ilettiği bilgiler ve algılarla muhatap olan bir nesil var.

Gençliği koruyalım, yeni nesli koruyalım. Nasıl koruyalım? Bu nasıl sorusuna daha çok cevaplar gerekiyor. Fikir üretmede, bilgi üretmede, çözüm ve çare üretmede, aynı zamanda kısırlık yaşadığımız bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye’de 25 milyonun üzerinde çocuğumuz var. Eğitimde 100 yıldır, bu diyeceğimiz bir sistemi bulamadık daha. Eğitim denmesine rağmen, bütün kurumlarımız öğretim üzerine. Eğitimin ikinci planda olduğu, öğretmenlerimizin motivasyonsuz, idealsiz, iyi yetişmediği ve ders zilinin bir an önce çalıp dışarıya çıkmayı bekleyen bir eğitimcinin yanında çocuklarımızı daha çok üniversiteye girmeli, sınavlardan daha çok puan almalı diye zorluyoruz. Batı modernitesinin dayattığı hıza yetişmeye çalışıyoruz. Diğer taraftan da sizin gibilerin kaygısı var, insani, ahlaki değerler var. Esasını vahiyden alan, öbür dünya ile bağlantı kuran temel değerlerimiz nolacak? Onları düşünecek zaman olmuyor Çocukları yetiştirmeye çalışırken önünüze başka bir bariyer konuyor. Başka bir sınav çıkıyor. Sürekli bariyerleri atlatmakla bizleri, sizleri meşgul ediyorlar ama kendi çocuklarını kesinlikle böyle yetiştirmiyorlar. Bir çok gelişmiş dediğimiz, modern batı ülkelerinin tamamında insanların, gençlerin, çocukların kabiliyetlerini test ediyorlar. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk dedikleri İngiltere, Cambridge’e, Oxford’a kimin gideceğini çok önceden belirliyor. Diğerleri de mesleki ve sanatsal alanlara, kabiliyetlerine göre çocukları ayırmak suretiyle yönlendiriliyor. Ülke siyasetçilerini ve Platon gibi Eflatun gibi bilgeleri yetiştirmekle meşguller. O alana çok büyük kaynak ayırıyorlar ve özen gösteriyorlar. Memleketlerinin her bir tarafında o büyük beyinleri daha ilkokuldan itibaren seçmek suretiyle özel bir şekilde yetiştiriyorlar. Sıradan bir Amerikalı’nın veya bir İngiliz’in ne dünya siyasetinden ne İngiltere’den ne Körfez’den ne Ortadoğu’dan hiçbir şeyden haberi yoktur. Gidin sıradan bir Amerikalıya, taksicilik yapan birine veya herhangi birine sorun, eğer daha önceden bir irtibatı yoksa kesinlikle Türkiye’nin nerede olduğunu bilmez. Umurunda da değildir. O sistemin kendisine dayattığı işi yapıyor ve kazandığı parayı, akşam geçireceği zamanı ve yazın da gideceği tatilin hesabını yapıyor. Ama kurdukları eğitim sisteminde, özel yetiştirilmesi gereken, hem devletlerine hem de dünyaya düzen verecek, hakimiyetlerini devam ettirecek bilgiye, birikime ve şeytanlığa sahip olabilecek çocukları ve gençleri de özel yetiştirip, eğitiyorlar.

Türkiye’ye dönersek.. Bizde Kültür ve Turizm Bakanlığı var. Herşey kültür ve medeniyet. Tüm savaşımız, kavgamız, yatıyoruz kalkıyoruz medeniyet ve medeniyetin alt bileşenleri yiğit insan, ahlaklı insan, idealist insan, büyük insan, inançlı insan dediğimiz olguyu ortaya koyacak ve geleceğe taşıyacak, fikriyatımızı da geleceğe taşıyacak kültür, turizm ile beraber! Buna anlam veremiyorsunuz. Kültür ve turizm, tamamen ayrı ele alınmalı. Hele ki Türkiye’de. Tamemen ayrı bir şekilde değerlendirilmeli ve bu konu üzerinde özel çalışılmalı. Eğitim kadar hatta eğitimden daha önemli olduğunun farkına varılmalı. Bu konuda yeni eserler üretilmeli, yeni çalışmalar yapılmalı. Önümüzdeki dönemde turizmin kültürden ayrı değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Farabi, bir şehrin yöneticileri şu özelliklere sahip olmalı diyor: Vücudu ve uzuvları tam ve sağlam olmalı. Kavrama kabiliyeti yüksek olmalı. Hafizası güçlü olmalı. Zeki ve uyanık olmalı. Güzel konuşan olmalı. Öğrenme ve öğretmeye aşık olmalı. Yemeğe, içmeye ve kadınlara fazla meyilli olmamalı. Doğruyu söylemeli ve yalandan nefret etmeli. Dünya malına, altına, gümüşe zaafiyeti olmamalı. Adil olmalı, düzgün mizaca sahip olmalı. Birisi hakkı ve adaleti söylediğinde sinirlenmemeli, tam tersine dinlemeli ve cesur olmalı.

Şimdi bu özellikleri alın, Urfa’dan başlayıp diğer taraflara, idareci makamında olanları, biz de dahil olmak üzere değerlendirin ve geleceğimizin nasıl olacağına ona göre karar verin.

Herşeye rağmen, aradan geçen batı medeniyeti olarak tabir ettiğimiz medeniyetin, aslında modernleşmenin hakim olmasıyla birlikte yaşadığımız zikzakların, bir türlü yönümüzü tayin edememenin en azından farkına varmaya başladığımızı görmekten mutluluk duyuyorum. Bizim ömrümüz yeter yetmez, ama bu farkındalık ve şuurun güçlenerek devam etmesi halinde, batı medeniyetinin birkaç dayanakla ayakta durduğunu ve önümüzdeki dönemde bunun çatırdamaya başlayacağını ve bunun yenine ikame edilecek, esas olması gereken medeniyetin tekrar canlanacağını, tüm insanlığa tekrar saadet getirme fonksiyonunu icra etmeye başlayacağına inanıyorum. Ancak daha yapmamız gereken çok şeyler var. Yürütmemiz gereken çalışmalar, üretmemiz gereken bilgi ve çok kafa yormamız gereken meseleler var. Hem insanlarımıza hem insanımıza, yaşadığımız problemlere karşı dinlenebilir, ayakları yere basan yeni tezler, teoriler üretebilmemiz lazım. O dinamizmi tekrar yakalayabilmemiz gerekiyor. Bunun için sürekli bir devinim ve hareket içinde olmamız gerekiyor. Sükun, sakin ve yerleşik olanların medeniyetler üretemeyeceğini bilmemiz lazım. Üretilen 30-40 medeniyetin ilim adamları, bilim adamlarının tamamının hicret eden, göçebe durumunda olan milletler ve insanlardan oluştuğunu söylüyorlar. Yerleşik, rehavete kapılmış, dünya yansa umurumda değil diyen milletlerin medeniyet ürettikleri görülmemiştir. Hep hicret edenler, göç edenler, mücadele edenler, sürekli arayış içinde olanlar, bir çok kültürün bir araya gelmesiyle medeniyetlerin doğduğunu biliyoruz. Anadolu ve Mezopotopamya, bu anlamda medeniyetlerin beşiği olmuş durumdadır. İnşallah tekrar bu medeniyet ateşinin meşalesi, tekrar buradan yanacak ve 300 yıla yakın süredir buhran ve bunalım yaşayan tüm insanlığa yeniden saadeti, barışı, kardeşliği, sevgiyi, merhameti, insanlığı, ahlaki değerleri tanıtmaya vesile olacak. Medeniyetin yeniden ihyasına ve inşasına vesile olacak yer bu topraklardır ve bu insanlardır.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner195

banner142