Kifayetsiz muhalefet mi?

İnsanın iki ayağı üzerinde sağlam ve dengeli bir şekilde durabilmesini sağlayan gözlerimizin dış dünyayla kurduğu referans noktalarıdır. Eğer o referans noktaları bir an için kaybolursa insanın başı döner, ayakta duramaz. Zihnimizin referans noktaları ise elimizdeki gerçekliklerdir. Yalanlar, gaflar, tezgahlar, hakaretler ve küfürler muhalefete, kifayetsizliğe ya da pişkinliğe değil başka bir konuya işaret ediyor.CHP Genel Başkanı’nın biçtiği role göre “medyanın yeni amiral gemisi” olan bir gazetedeki önemli(!) köşe yazarlarından birisi geçenlerde kendi köşesinde özetle, CHP’de önemli bir konuma sahip olan birisinin, CHP Genel Başkanlığı’na aday olma konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeye gittiğini ve bu konuda da sağlam delillerinin olduğunu yazdı.

Daha sonra bir programda konu kendisine sorulunca da CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Ben şaşırmadım efendim. Doğrudur… CHP’yi nasıl dağıtırız diye çalışan ekipleri var. Arkadaşlarıma, partililere söyledim. Adamlar tutuldu, paralar verildi. Biz bunu gayet iyi biliyoruz. Akıl var, mantık var. Başka işin mi gücün mü yok? Erdoğan, CHP’yi dağıtmak için elinden geleni yapıyor. Devletin en kilit noktasındaki isimleri devreye soktuğunu biliyorum. Okuduğumda ‘Doğrudur’ dedim. İsim vermek istemiyorum.” demişti.

Daha sonra da bu iddianın büyük bir yalan olduğu anlaşıldı. Bu durumun parti içi bir çatışmaya matuf olduğu söylendi ve konu kapatılmaya çalışıldı. Oysa pek çok kimse bu mizansenden sonra bahse konu partiye ait üst düzey yöneticilerin milletin içine çıkamayacağını sandı ve hatta bu olayın bir milat olacağı konuşuldu. Zira normal bir insanın aklının alacağı bir iş değildir. Siyaset gündeminin en hararetli konusu olması gereken bir durum var ama öyle olmadı. Kendi kendisine iftira eden parti yine haklı çıktı, suçlu iktidar oldu.

Yok edici nihilizm

Görülen o ki bu olaydan sonra da ne parti içi bir tartışma olur ne de bu yalandan dolayı kimsenin yüzü kızarır. Hatta konunun bizzat kendisi tarafından kurgulanan bir tezgah olduğunu söyleyen kişinin bile bu konuda yalan söylemeye devam edeceğini hep birlikte göreceğiz.

Zaten benim de bu yazıda üzerinde durmak istediğim konu bu olayın detayları ve kimin hangi yalanı ya da tezgahı kurarken nasıl bir siyasi ikbal hedeflediği değildir. Aksine bu olaydan hareketle ana muhalefet partisi ve lideri tarafından siyaset teorisinde ve kurumunda karşı karşıya olduğumuz bir “yok edici nihilizmi” nasıl temellendirdikleri ve bunun ülkeye ve bize maliyetinin ne olacağını tartışmaktır.

AK Parti çevrelerinde, benim de içinde bulunduğum zamanlarda bizzat müşahede ettiğim bir husus vardır: AK Parti seçmeni ve merkez teşkilatı, karşılarında kifayetsiz, yalancı, tutarsız ve sürekli gaf yapan bir rakibin olmasını siyasi rekabet açısından bir avantaj gibi görmektedir.

Hemen hemen her gün bir pot kıran, ne dediğinin farkında olmayan, cehaleti pişkince savunan ve hatta bunu bir meziyet olarak gören bir muhalif doğal olarak insana keyif veren bir rekabet ortamı oluşturabilir. Muhatabınız yalan söylediğinde ve siz de onun yalan söylediğini somut olarak kanıtladığınızda sadece rakibinizi yenmiş olmuyorsunuz, aynı zamanda kendi doğruluğunuzun da farkına varıp mutlu oluyorsunuz. Ama siyasi rekabet açısından AK Parti’nin bunca zamandır CHP’ye karşı elde ettiği başarılardan böyle bir mutluluk halesi oluşturduğunu ya da oluşturabildiğini düşünmüyorum.

Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımız da bir iki gün önce bu konudan duyduğu rahatsızlığını dile getirdi ve “En çok hayıflandığım konulardan biri, şöyle dişime göre bir ana muhalefet bulamayışımdır” şeklinde ifade etti. Belki ilk bakışta insan rakibinin güçlü olmasını ister mi diye düşünülebilir ama evet bu konuda rakibin dişli olması gerçekleşen dönüşümün sağlıklı bir temelde devam etmesi için hayati bir önem arz etmektedir.

Hakikatin varlığına suikast

Çünkü bu haliyle hem rekabet hem de politik söylemsel inşa, siyasetin içinde gerçekleşmiyor. Bir başka ifade ile AK Parti siyasi rekabet ediyor ama CHP hakikatin varlığına suikast düzenliyor. En son kendilerinin kurduğu mizansene “kumpas” adını vermeleri gibi.

İki denk aktörün rekabetinden söz edilecek bir durum yok karşımızda. Ve bundan da en büyük zararı AK Parti ve siyaset kurumu görmektedir.

Bu çerçevede Sayın Kılıçdaroğlu’nun hilafı hakikat olan sözlerinden tutun “Güneydoğu’nun incisi Mersin” lafına, hatta yürüyen merdivene tersten binmesine kadar pek çok alandaki ‘ilginçlik’ ve tutarsızlıklarının bir mantığının ve felsefesinin olduğunu düşünüyorum. Görünürdeki bu ilginçliklerin iktidara bir avantaj sağladığını düşünen büyük bir kitlenin var olduğunu da biliyorum. Hatta kimi ortamlarda bazı kişilerin esprili bir üslupla, Recep Tayyip Erdoğan için Kemal Kılıçdaroğlu bulunmaz bir rakip denildiğine de şahit olmuşluğum vardır. Oysa ben böyle düşünmüyorum ve bu son olay da tam olarak beni teyit edecek bir hal aldı.

Bana göre CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun gerek Sayın Cumhur Reisi’ne gerekse de bir dil sürçmesiymiş gibi gerçekleşen kendi arkadaşlarına (Levent Gök’e)  hitap ederken ki küfürlü dilinin, hatta grup konuşmasında partililere seslenirken okuduğu İstiklal Marşı’ndaki “alsancak” kelimesini “alçak” olarak okumasına kadar hepsinin arka planında çok özel bir hedef ve kurgunun olduğunu düşünüyorum.

Şöyle ki AK Parti’nin iktidarda olduğu süre içerisindeki yapıp ettikleri siyasi rekabet açısından eleştirilebilir de övülebilir de. Gündelik hayata dair iş ve hizmetlerde büyük bir devrim gerçekleştirdiği malum. Ancak bütün dünyada zaten büyük bir değişim var ve zamanın ruhu bunu gerektiriyordu ve onlar da bunu yaptılar bunda övünülecek bir şey yok diyebilirsiniz. Keza diyebilirsiniz ki ülke potansiyeli aslında çok daha büyüktü ve üstelik bunun gereği de yapılmamıştır. Ben içeriden birisi olduğumdan ve de Gazali’nin deyimi ile “muhabbet gözü ile bakan kusur görmez” ilkesinden hareketle sahiden de var olan birçok noksanı görmemiş olabilirim. Eksiği gediği de vardır muhakkak. İcraatlarına dair söyleneceklere şimdilik itiraz etmiyorum.

Ama herkesin takdir edeceği bir konu vardır ki o da AK Parti’nin bu ülkede siyaseti, toplumu ve devleti aynı hedef doğrultusunda ve güç birliği içinde bir bütün haline getirmiş olmasıdır. Siyasetin işlevsellik kazanmış olmasıdır. Siyaset, nihayetinde sahip olduğunuz politik rüyaya başkasını da dahil edip toplumdaki mevcut çıkar çatışmalarını sevk ve idare edebilme sanatıdır. Eski Türkiye’de devletin millet ile milletin devlet ile ve devletin de siyaset ile arasının iyi olduğu pek söylenemez. Bu durum ülkede çok büyük bir enerji kaybına neden oluyordu ve bir türlü milletin hayalindeki kalkınma coşkusu bir projeye dönüşmüyordu. AK Parti, ülkenin bu üç temel unsurunu barıştırıp birleştirdi ve inanılması güç bir sinerji üretti.

Ehlileştirme aracı

Bu tarihi değişim, esasında AK Parti’den önce hem siyasetçiye hem de siyasete karşı var olan güven bunalımını büyük oranda çözdü. İnsanlar mevcut sorunların siyaset kurumunun içinde ve güvenilir siyasilerle çözüleceğine inanmaya başladılar. Öyle ki ülkenin yaklaşık olarak 200 yıldır karşı karşıya kaldığı sorunlara ilişkin yeni politikalar üretildi ve tartışıldı. Oysaki daha önceleri neredeyse hiç kimse siyasetin temel bir yönetim kurumu olduğunu dahi düşünmüyordu.

Daha ziyade bir tahakküm aracı olarak görülüyordu. Mutlu bir azınlığın sessiz bir çoğunluğu ehlileştirme ve kontrol altına alma aracıydı.

Ve ilginçtir ki AK Parti bu devrimi, belki de bilerek sessizce gerçekleştirdi. İşte tam siyasetin işlevsel bir kurum olmasından doğan konforun her bir vatandaşın hayat standardını yükselttiği dönemde yeni bir muhalefet biçimi (siyasi nihilizm) doğdu. Önceleri hepimize çok komik gelen bu siyaset tarzı daha sonra görüldü ki ülkede pek çok meseleyi ters yüz edecektir.

Siyaseti aşağılayan, siyasetçiye itibar suikastı yapan, üretilen politik projeleri itibarsızlaştıran ve hatta sahip olunan hakikati buharlaştıran bir çapulcu ordusu tezahür etti.

Ve bunların başını çeken yukarda bahsettiğimiz ana muhalefet partisinin lideridir.

İş siyasi muhalefet ile sınırlı değildir. Aksine siyasetin hakikatini, siyasetçinin sahiciliğini ve mevcut sorunlar için politik proje üretme aklını yok etmeye yönelik bir operasyondan bahsediyorum.

Aksi halde hangi siyasi aktör, kendisine meydanlarda sert sözlerle hodri meydan diye defalarca çağrıda bulunan rakibine karşı sırıtarak söylediği yalanı devam ettirebilir?

Buradaki iş pişkinlik falan değildir. Muhalefet de değildir. Elimizdeki ve zihnimizdeki hakikati, hayatın yalın gerçekliğini buharlaştırmaktır. Buna karşı koymak sadece siyasi aktörlere düşen bir görev değildir. Bu hepimizin aklını kaçıracak bir operasyondur. Aklımıza, siyasi aklımıza ve hayata dair sahip olduğumuz etik değerlere sahip çıkma adına buna hep birlikte direnmeliyiz.

Negatif meşruiyet

Üzerime vazife ihdas ediyor değilim ama birbirimizi en asgari düzeydeki kavramsal imgeler çerçevesinde anlayabilmenin uzayına bir kasıt var. Bir cinnet hali falan da değil. Toplumu, siyaseti ve bireyi negatif meşruiyete mahkum ederek kendine bir alan oluşturmaya çalıştıklarını da sanmıyorum. Aksine bireylerin zihinsel olarak hayata tutunma referanslarını yok etmeye dönük gayri nizami bir harbin içindeyiz.

Anatomicilere göre insanın iki ayağı üzerinde sağlam ve dengeli bir şekilde durabilmesini sağlayan gözlerimizin dış dünyayla sürekli olarak kurduğu referans noktalarıdır. Eğer o referans noktaları bir an için kaybolursa insanın başı döner, ayakta duramaz ve olduğu yere yığılıp kalır.

Zihnimizin referans noktaları ise elimizdeki gerçekliklerdir. Bunların buharlaşması halinde ne diyeceğimizi bilemeyiz. Konuşuyor gibi yaparız belki ama kelimeler dökülmez ağızlardan.

İşte bütün bu yalanlar, gaflar, tezgahlar, hakaretler ve küfürler bana göre muhalefete, kifayetsizliğe ya da pişkinliğe değil başka bir konuya işaret ediyor. Sahiden durum son derece ciddi…

mazharbagli@gmail.com

YORUM EKLE

banner195

banner142