Kurtoğlu, İbo'yu yazdı...

Kurtoğlu, İbo'yu yazdı...

Şanlıurfalı yazar Mehmet Kurtoğlu, dokuz yıl sonra yeniden ekranlara dönen İbrahim Tatlıses'i değerlendirdi.

Kurtoğlu, dün Türkiye'yı ekrana bağlayan İbo Show'un ardından düşüncelerini sosyal medya hesabından paylaştı. İşte O yazı

Gece İbohow'u izledim. Sonra yorumlara baktım. Yaşı 20 25 yaşındaki gençlerin dünyasında yeri yok. Hatta bu gençler onun geçmiş showunu sıkılmadan nasıl izlediğimizi soruyorlar. Haklılar çünkü İbo zamanın ruhunun ortaya çıkardığı bir fenomen. 1980, 90'lardaki Türkiye'nin kültürel, sosyal ve siyasal inişi-çıkışıyla ilişkili bir yönü var. Yaşı otuzun kırkın üzerindekilerin hafıza ve gönüllerinde karşılığı olan bir sanatçı. Safiye Ayla, Zeki Müren, İbrahim Tatlıses bir isimden öte bir devrin sanatçılarıdır. O dokuz yıl önce vurulmadan önce yaptığı showlarda güç zehirlemesi yaşayan bir sahne diktatörüydü. Sesinin, fiziğinin ve servetinin vermiş olduğu güç ve güven kendisini gerçeklikten koparmış, ilahlığa sürüklemişti. Bu akşam ki showunda ise eski gücünü ve mimiklerini kaybetmiş, duygusallaşmış bir insan olarak ekranlardaydı. Eskiden sahnede sesiyle kitleleri büyülüyor, yaptığı ritmik hareketleriyle sahneyi dolduruyor, çalgı ekibini peşinden sürüklüyor, fırça atıyor, tehdit savuruyor, çıkardığı sanatçıları seviyeli seviyesiz konuşmalarıyla eziyor, fırtınalar estiyordu. Yunan mitolojisindeki gücün sembolü Herkül'ü temsil ediyordu. Ama basın ona Herkül demek yerine imparator demeyi daha uygun görmüştü. Çünkü o kurduğu şirketler, otobüs işletmeciliği, ülkenin dört bir yanına açtığı Tatlıses lahmacun işletmeleri, özel uçağı ve servetiyle bir imparatorluk kurmuştu. Kendine rol model aldığı çirkin kralı aşıp imparator olmuştu. Şimdi ise showunda çalgıcıların peşinden giden, çıkardığı sanatçılara tabi olan, hafif esen bir akşam rüzgarına benzeyen hal ve davranışıyla durulmuş, oturduğu baş köşede bir musiki ustası, bir bilge adama dönüşmüştü. Önceki showlarında da ağlıyordu şimdi de. Önceki showlarında sanat dünyasının acımasız kurallarıyla hareket edip timsah gözyaşları dökerken, bu programında doğal olmanın, arınmanın, yalan dünyanın idrakinde, tövbe ve merhamet gözyaşları döküyordu. Biri günah gözyaşlarıydı diğeri pişmanlık... Duygusaldı. Gözleri ağlarken de gülerken de doluyordu. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi, en güzel sesi, filmlere konu olmuş hayatı, destansı yükselişi ve ibretlik hayatıyla bir Tatlıses vardı karşımızda. 50 yıllık ömrümde bazen kızarak bazen hayranlıkla izlediğim, dinlediğim bir sanatçı. Ama onun bu akşamki showunu keşke izlemeseydim. Keşke o dokuz yıl öncesinde kalmış olsaydı. Filmi koptuğu yerde bıraksaydı keşke. Çünkü filme dokuz yıl sonra yapılan eklenti öncesiyle uyumlu değil. Renk farkı, ses farkı, hareket farkı belli ediyordu. Dijital dünyanın çocukları değil de makaralı sinema filmlerini izleyenler ne dediğimi çok iyi bilirler. Onun sesini müziğini seviyorum ama duygusal bakmıyorum. Bu ilk programıyla sosyal medyayı patlatmış olabilir ama gerçek izlenme rakamlarını bundan sonraki programları verecektir. Bütün bunları niçin yazıyorum. Sosyal ve biyolojik bir gerçekliğe dikkat çekmek istiyorum. Zaman geri gelmez, bir nehirde iki kez aynı şekilde yıkanılmaz ve ölü dirilmez. Her doğuşun bir batışı vardır. Bu yüzden showu hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Olmamıştır da. Uzun süre şöhret olarak zirvede duranlar, zirveden düşseler dahi bir türlü gerçekliğe dönemiyorlar. Zihinleri kendilerini aldatıp hep o şöhretli günlerinde yaşatıyor. Yaşlı olmalarına rağmen genç, cazibelerini kaybetmelerine rağmen halen güzel ve düşülerine rağmen halen zirvede olduklarını sanıyorlar. Tabi çevresindekiler de buna çanak tutuyorlar. Bu ruh halini aşabilmiş çok az sanatçı vardır. Örneğin Pervin Par yaşlılığında fotoğraf çekilmesine izin vermeyerek bu ruh halini dışa vurmuştur. Bütün bunlar Tatlıses'in büyüklüğüne gölge düşürmez. O elbette büyük bir ses, elbette imparator. Müzik tarihinde adı yaşayacak ama bu akşamki showuyla değil geçmişte kalmış sesi ve müziğiyle...

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner195

banner142