İnsanlık tarihi, kılıç şakırtıları ile zeytin dalı arasındaki o ince çizgide yürüyenlerin hikâyesidir; hırsın karanlığı ile vicdanın aydınlığı arasında gidip gelen devasa bir sarkaç gibidir. Bizler, "Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü" düsturunu şiar edinmiş, adaleti kılıcın keskinliğinden üstün tutan bir medeniyetin mirasçılarıyız. İslam, bir yıkım değil, bir inşa dinidir. Bu inşanın temeli ise ölçülü olmak ve haddi aşmamaktır. Savaşın bile bir ahlakı, bir hukuku olduğunu unutan modern dünya, bugün barbarlığın karanlık sularında kulaç atarken; çocukları, yaşlıları ve doğayı korumayı emreden o yüce öğretiye her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Zira savaşın galibi, barışın ise mağlubu yoktur. Savaş, ruhun teslim olduğu bir barbarlık; barış ise vicdanın nakış gibi işlendiği bir sanattır.
Bugün coğrafyamızda tanıklık ettiğimiz acı hadiseler, özellikle ABD ve İran arasındaki o gerilimli hat, bizlere komşuluk hukukunun ve ideolojik saplantıların yıkıcılığını bir kez daha hatırlatmaktadır. Bu iki güç arasındaki vekalet savaşları ve doğrudan çatışma riskleri, sadece bölgesel bir yıkım değil; küresel enerji hatlarından dünya barışına kadar her noktayı tehdit eden menfi bir dalgaya dönüşmektedir. Sınır komşularının birbirine karşı güvensizliği, sadece iki ülkeyi değil, tüm dünyayı ateşe atan bir fitildir. "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen bir Peygamber’in ümmeti için komşunun huzuru, kendi huzurumuzun ve küresel istikrarın teminatıdır. İdeolojik hırslar uğruna kadim bağları koparmak ve uluslararası hukuku hiçe saymak, sadece kaosu besler. Oysa siyaset, bugünün küllerinden yarının çiçeklerini yetiştirme, toplumun huzurunu planlama sanatıdır. Zira; kalesi içinde güçlü, ferdiyle barışık olan ülkeler, dış siyasette de gerçek manada söz sahibi olurlar.
Toplum dediğimiz o devasa yapıyı ayakta tutan, fertler arasındaki sarsılmaz güvendir. Güvenin olmadığı yerde sevgi kurur, yerini nefretin dikenleri alır. Aileden devlete uzanan bu kutsal zinciri; yalan, dolandırıcılık ve münafıklık gibi paslı halkalarla zayıflatmamalıyız. Bir ülkenin bekası, insanlarını eşit kabul etmekten ve adaleti mülkün temeli kılmaktan geçer. Kendi içinde huzuru bulamamış, güven iklimini yeşertememiş bir toplumun dünyaya söyleyecek bir sözü olamaz. Atalarımızın dediği gibi, "Her koyun kendi bacağından asılır" lakin kokusu tüm mahalleyi sarar. Bu yüzden bir yerdeki kokuşmuşluk ve huzursuzluk hepimizin kapısını çalmadan önce tedbir almak hem akli hem kalbi bir zorunluluk, aklın ve imanın gereğidir.
Günümüzde savaşlar sadece cephede değil, zihinlerde de sürüyor. Sosyal medyanın o uğultulu koridorlarında dolaşan dezenformasyon rüzgârlarına kapılmak, ön yargıların esiri olmak, bizi "ahmak dostun" vereceği zarara sürükler. Oysa bize düşen, "akıllı düşmanı" bile dürüstlüğümüzle hayran bırakacak bir vakar kuşanmaktır. Eskilerin dediği gibi: "Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan, giy o tacı emin ol her beladan." Bizler bu edebi, adaleti ve güveni bir taç gibi taşıdığımız sürece, ne içimizdeki fitne tohumları yeşerir ne de dışarıdaki fırtınalar birliğimizi bozabilir. Birlik ve dirlik, sadece bir temenni değil; doğrulukla, samimiyetle ve emekle inşa edilen bir yaşam biçimidir.
"İncsensen de incitme" diyen bir medeniyetin evlatları olarak; yalanın, nifakın ve ideolojik körlüğün kol gezdiği bu çağda, yarınları huzurla kucaklamak için birbirimize olan itimadımızı tazelemeli, barışın o asil sanatını tüm insanlığa yeniden hatırlatmalıyız. Gelin, gönül kalelerimizi içeriden tahkim edelim; çünkü kendi içinde huzuru olmayanın, dünyaya huzur vaat etmeye mecali kalmaz.