İnsanlık tarihi boyunca mukaddes değerler uğruna ağır bedeller ödenmiş, büyük medeniyetler inşa edilmiştir. Ancak bu değerler silsilesi içinde öyle bir cevher vardır ki yokluğu diğer tüm varlıkları anlamsız kılar: İzzetin temeli olan hürriyet, tüm bu değerlerin sarsılmaz merkezidir. Ecdadımızın "Ekmeksiz yaşanır ama hürriyetsiz yaşanmaz" düsturu; sadece siyasi bir bağımsızlığı değil, bir milletin ruhsal varoluşunu, izzetini ve karakterini temsil eder. Bugün coğrafyamızın üzerinde kara bulutlar eksilmezken, bölgemizdeki ateşin yankıları kapımıza kadar dayanmışken bizlere düşen en mukaddes vazife, hürriyetin mayası olan toplumsal birliğimizi korumaktır. Unutmayalım ki bir kale ancak içeriden fetholunur. Bizi ayakta tutacak olan dışarıdaki silahımız değil, içerideki sarsılmaz vahdetimizdir.
Toplumsal bekamızı korumanın ilk şartı; komşuluk hukukunu bir mülkiyet meselesinden öte, bir "emanet" bilinciyle kavramaktır. Kendi camının kırılmasını istemeyen, komşusunun camına taş atmamalıdır. Bu derin ilke, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sav) "Cebrail bana komşuyu o kadar tavsiye etti ki neredeyse komşuyu komşuya varis kılacak sandım" uyarısıyla mühürlenmiştir. Bizler, başkasının hukukuna saygı duyduğumuz ölçüde kendi huzurumuzu inşa edebiliriz. Eğer bir toplumda empati zayıflar ve "ben" kavgası "biz" bilincinin önüne geçerse, o bünye dışarıdan gelecek her türlü müdahaleye açık hale gelir.
Zalime karşı durmak ise sadece bir kahramanlık değil, bir kardeşlik borcudur. Efendimiz’in (sav) "Kardeşine, zalim de olsa mazlum da olsa yardım et" buyruğu üzerine, hayretle "Zalime nasıl yardım ederiz?" diye soran sahabeye verdiği cevap bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır: "Onu zulmünden alıkoyarsın; işte bu ona yardımdır." Zalimi engellemek, adaletin terazisini yeniden dengelemektir. Feraset sahibi bir millet; "Zalimlerin hakkından yine bir zalim gelir" şeklindeki ilahi kanunun karanlık döngüsüne girmeden, sağduyusunu muhafaza edendir.
İçinden geçtiğimiz bu hassas dönem, Ortadoğu ülke komşularımızın yaşadığı acılardan ders çıkararak iç cephemizi tahkim etmemizi zorunlu kılmaktadır. Bölgedeki kaosun temel amacı halkları birbirine düşürerek devletleri işlevsiz bırakmaktır. Bu sinsi stratejiye karşı en güçlü silahımız, entelektüel ve duygusal bir teyakkuz halidir. Etnik ve mezhepsel ayrılıkları bir kenara bırakarak Rabbimizin "Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin" emrine ram olmalıyız. Kardeşlik hukukunu zedeleyen her söylem, bölgeyi ateşe atmak isteyenlerin emellerine hizmet eder. Türkiye, tarihsel misyonuyla mazlumların son sığınağıdır ve bu duruşu korumak; devlet, millet ve sivil toplum kuruluşlarıyla "tek yürek" olmaktan geçer.
Ramazan ayının manevi atmosferi, bizlere bu beraberliği hatırlatan en büyük muallimdir. Ramazan sadece bir imsak meselesi değil; hoşgörüyü sofranın başköşesine oturtmak ve toplumsal bir arınma yaşamaktır. Özellikle sosyal medyadaki bilgi kirliliğine karşı dikkatli olmak bir iffet meselesidir; zira fitne uykudadır ve onu uyandırana lanet edilmiştir. Gençlerimize bırakacağımız en büyük miras; sarsılmaz bir vatan sevgisi ve ümmet bilincidir. Gün, malayani konularla vakit kaybetme ya da ayrışmalara prim verme günü değildir. Gün, Hacı Bektaş-ı Veli’nin devleşen sözünde buluşma günüdür: "Bir olalım, iri olalım, diri olalım." Mezhepçilik ya da ırkçılık üzerinden birbirimizi kırmak yerine, Türkiye ortak paydasında kenetlenmeliyiz. Ancak bu şekilde gelecek nesillere başı dik ve huzurlu bir vatan bırakabiliriz.
Allah’ım! Birliğimizi daim, devletimizi payidar eyle. Fitneye fırsat verme; kalplerimizi vatanımızın ve milletimizin selameti için birleştir. Amin.