Bir ülkenin kaderini belirleyen asıl unsur, kaynaklarının bolluğundan ziyade o kaynakları yöneten anlayışın ne kadar "ehil" olduğudur. Bugün toplumsal olarak en derin özlemimiz; liyakatin esas alındığı, her ferdin kendi uzmanlık alanında derinleştiği ve enerjimizi kısır çekişmeler yerine ortak geleceğimize harcadığımız müreffeh bir Türkiye idealidir. Eğer her fert kendi görev alanına odaklansa, iş ehline verilse ve tarafgirlik hayatın kılcal damarlarından çekilse; yapısal sorunlarımızın çoğu daha ortaya çıkmadan çözülme yoluna girecektir. Zira liyakat, sadece teknik bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal adaletin, güvenin ve huzurun sarsılmaz temelidir.
Hayal edelim: Bir akademisyen enerjisinin tamamını laboratuvarına ve öğrencilerine ayırıyor; ideolojik kalıplara hapsolmadan sadece bilimsel gerçeğin peşinden koşuyor. Bir yargıç sadece hukuka, bir öğretmen sadece talebesinin gözündeki ışığa odaklanıyor. İnsanlar emeklerinin karşılığını alacaklarına, kararların bilgiyle ve akılla verileceğine inandığında, toplum doğal bir yükseliş ivmesine girer. Oysa bir bilim insanının asli görevini bırakıp gündelik siyasi polemiklerin içine çekilmesi, sadece o kişinin değil, tüm ülkenin geleceğinden çalınan zamandır. Benzer şekilde, eğitim gibi hayati alanların her yeni yönetimle "yapboz tahtasına" dönüştürülmesi, istikrara vurulan en büyük darbedir. Eğitim, hükümetlerin geçici politikası değil; devletin ve milletin nesiller boyu meyve verecek çınarı olmalıdır.
Aynı sorumluluk yerel yönetimlerden genel siyasete kadar her kademe için geçerlidir. Bir belediye başkanının temel görevi; emanetçisi olduğu şehrin altyapısını güçlendirmek ve yaşam kalitesini artırmaktır. Belediye imkânlarının şahsi veya partisel hesaplarla kullanılması kamu vicdanında derin yaralar açar. Vatandaş artık kimin daha sert konuştuğunu değil; yolun, suyun, ulaşımın ve şeffaf yönetimin nasıl iyileşeceğini duymak ister.
Genel siyasette de toplumun beklentisi nettir: Polemik değil proje. İnsanlar artık büyük sözlerden çok, somut çözümler görmek istemektedir. Verisi, bütçesi ve uygulama takvimi net olan projeler, siyasetin güvenilirliğini artırır. “Ben yaparım” demek yerine, “Nasıl yapacağız?” sorusuna açık ve ikna edici cevaplar vermek, siyaseti yeniden saygın kılar.
İktidar ve muhalefet arasındaki fikir ayrılıkları demokrasinin doğal bir zenginliğidir. Ancak bu ayrılıklar, ülke menfaatlerinin önüne geçtiğinde asıl sorun başlar. Eğitim, adalet, afet yönetimi ve ekonomik kalkınma gibi temel konular partiler üstü bir akılla ele alınmalıdır. Muhalefetin görevi sadece reddetmek değil daha iyi bir alternatif sunmak; iktidarın görevi ise her eleştiriyi bir saldırı değil, bir iyileştirme fırsatı olarak görmektir. Siyaset bir kavga alanı olmaktan çıkıp bir çözüm üretme sanatına dönüştüğünde, kazanan tek bir kesim değil tüm millet olacaktır.
Bir ülke enerjisinin büyük kısmını iç tartışmalara harcıyorsa yerinde sayar. Oysa bu enerjiyi üretime, araştırmaya ve liyakati güçlendirmeye yönlendirdiğinde, aşamayacağı hiçbir engel kalmaz. Daha sakin, daha rasyonel ve çözüm odaklı bir yönetim anlayışı bir hayal değildir. Kalıcı başarı; sloganlarla değil, sabırla hazırlanmış projelerle, istişareyle ve kurumsal akılla mümkündür.
Gelin; gerilimin değil iş birliğinin, sloganın değil aklın diliyle konuşalım. Kimseyi kırmadan, sadece “nasıl daha iyi oluruz?” sorusuna odaklanalım. Çünkü bu ülke hepimizin ortak evidir. Onu ileriye taşıyacak olan; liyakati rehber edinen, ortak akılla hareket eden ve üretimi merkeze koyan bir anlayıştır. Birbirimizle çatışmayı değil, birbirimizi tamamlamayı seçtiğimiz gün; güçlü, huzurlu ve müreffeh bir geleceğe birlikte ulaşacağız.