Muharrem ve Birlik Ruhumuz

Zamanın ve mekânın yegâne sahibi olan Yüce Allah, bazı demleri diğerlerine nispeten daha feyizli ve bereketli kılmıştır. İşte o mübarek zaman dilimlerinden biri de şu an gölgesinde huzur bulduğumuz, Kur'an-ı Kerim'de haram aylar olarak zikredilen (Tevbe Suresi, 36) kutsal zamanların ilki, Muharrem ayıdır. Muharrem; hem bir şükür mevsimi, hem bir tefekkür iklimi, hem de tarihin derinliklerinden süzülüp gelen ibret levhalarının kalbimize dokunduğu müstesna bir dönemdir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Medine-i Münevvere’ye hicret ettiklerinde, Yahudilerin bu ayın onuncu gününde, yani Aşure'de oruç tuttuklarını görmüş ve sebebini sormuştu. Sahih-i Buhârî ve Müslim gibi temel hadis kaynaklarımızda aktarıldığı üzere, kendisine bu günde Cenab-ı Hakk’ın Hz. Musa (a.s.) ve kavmini Firavun’un zulmünden kurtardığı, bu yüzden bir şükür nişanesi olarak oruç tutulduğu ifade edilince; şefkat peygamberi Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), "Biz Musa’ya sizden daha yakınız" buyurarak bu ayın önemine dikkat çekmiştir. İnancımızın asaletini korumak ve batıl din mensuplarına benzememek gayesiyle de Aşure gününü yalnız değil; Muharrem’in 9-10. veya 10-11. günleriyle birleştirerek tutmayı tavsiye buyurmuştur. Bu tavsiye, İslam'ın ibadet hayatında bile kendi özgün kimliğini koruma hassasiyetinin en somut ilmi göstergelerinden biridir.
Bu mübarek ay, sadece peygamberlerin necat bulduğu bir şükür zamanı değil; aynı zamanda Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) "Dünyanın iki reyhanı" diyerek bağrına bastığı, Cennet gençlerinin efendisi Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin ve ehli beytten pek çok canın Kerbela’da susuz bırakılarak şehit edildiği elim bir matemin de yıl dönümüdür. Dolayısıyla Muharrem, kalbimizde şükür ile matemin, ibret ile nefis muhasebesinin iç içe geçtiği köklü bir aynadır. Bizlere düşen, Kerbela'yı feryat ve figan döngüsüyle sadece geçmişe ait bir trajedi olarak okumak değil, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin haksızlığa karşı duruşundaki ahlaki ilkeleri bugüne taşımaktır.
Asırlardır İslam coğrafyası üzerinde kirli hesaplar yapan şer odakları, dinimizin bu ortak değerlerini, araya "israiliyat" kaynaklı hurafeler ve yapay mezhepçilik fitneleri sokarak birer ayrışma unsuru haline getirmeye çalışmışlardır. Özellikle içinde bulunduğumuz dijital çağda, bilgi kirliliği ve kendini entelektüel addeden bazı çevrelerin köksüz yorumları, tarihe mal olmuş mukaddes şahsiyetlerimizin hürmetini zedelemektedir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) adı anıldığında dahi salat-u selam getirmekten imtina eden, "Hz." ifadesini nerede kullanacağını bilerek ya da bilmeyerek tartışmaya açan bir basiretsizlikle karşı karşıyayız. Mukaddesata gösterilen hürmet, entelektüel bir lüks değil, bilakis inancın ve medeniyet şuurunun temel şartıdır. Saygı sınırlarının esnetilmesi, toplumsal hafızayı zayıflatır ve bizi köklerimizden koparır.
Ancak bilinmelidir ki, bu toprakların çimentosu ve manevi mayası son derece sağlamdır. Atalarımız; akidesi temiz, kalbi pak, farklı meşrep ve mezheplerden müteşekkil bir birlik ruhu ile bu vatanı bizlere emanet etmiştir. Etrafımızdaki komşu ülkelerde emperyalistlerin maşası haline gelmiş yönetimlerin düştüğü kaos tuzaklarına, aziz milletimiz sağduyusu, feraseti ve basiretiyle asla düşmeyecektir. Bizim vazifemiz, gençlerimizin zihnini çelmeye çalışan küresel kültür tahribatına, dijital yozlaşmaya ve manevi kimliksizleştirmeye karşı hem kendimizi hem de her meşrepten vatandaşımızı korumak, birbirimize daha sıkı kenetlenmektir. Çünkü İslam dini, özü itibarıyla birliği, nizamı ve kardeşliği emreder. Evrensel beyannamemiz olan Veda Hutbesi'nde Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bu kozmik hakikati ne güzel haykırmıştır:
"Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Adem'densiniz, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, beyazın siyaha bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir." (Müsned-i Ahmed)
Bizler geçmişin acılarından husumet değil, ders ve ibret çıkarmakla mükellefiz. Mezhepler, İslam’ın ana caddesi olan Kur’an ve sünnetin, ilim sahibi hocalarımızın, müçtehitlerimizin feraset ve basiretiyle yapılan zengin yorum farklarıdır; bir ayrılık sebebi değil, bilakis fikri ve ameli bir rahmettir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bizlere emanet ettiği iki büyük değerden biri olan Ehlibeyt’ine saygı ve muhabbette kusur etmemek, onların adalet, ahlak ve sadakatle örülü örnek hayatlarını birer eğitim pusulası kabul ederek hayatımıza taşımak hepimizin müşterek borcudur. Gönül dünyamızı bu asil sevgiyle teçhiz ettiğimiz müddetçe, aramıza nifak tohumları ekmek isteyen hiçbir anlayış zemin bulamayacaktır.
Bugün terörsüz, huzurlu ve müreffeh bir Türkiye’nin bekası; devletimizin, hükümetimizin, muhalefetimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın "Emr-i bil'ma'ruf ve nehy-i anil'münker" yani iyiliği emredip kötülükten sakındırma şuuruyla, yapıcı ve birleştirici projeler etrafında kenetlenmesinden geçer. Ruhlarımızı maddi ve manevi hakikatlerle beslemeli, evlatlarımızın gönüllerini şanlı tarihimizin altın sayfalarıyla, değerlerimizle neşelendirmeliyiz. Kültürel kodlarımızı korumak, geleceğe atacağımız en güvenli adımdır.
Sözlerimizi, Anadolu toprağını irfanla yoğuran, gönül dünyamızın sultanlarından Hz. Mevlânâ ve Hz.Bektaş veli (k.s.)'rın o asırları aşan, birleştirici ve kucaklayıcı kelâm-ı kibarı ile nihayete erdirelim: "Biz bu topraklara sevgiden başka bir tohum ekmeyiz." Ve " Bir olalım, iri olalım diri olalım" öğretileri: Bu köklü mirasın, dün olduğu gibi bugün de en büyük gücümüzdür. Rabbim Muharrem ayının feyzinden, bereketinden azami derecede istifade etmeyi, samimi bir nefis muhasebesi yaparak dürüst, adil ve ahlaklı bireyler olmayı, birlik ve beraberlik içinde yarınlara el ele, omuz omuza yürümeyi hepimize nasip eylesin. Kerbela şehitlerimizin, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin ve mukaddesat uğruna, vatanın bekası adına can veren tüm aziz şühedanın ruhları şâd, mekânları cennet olsun. Gönüllerimiz bir, Muharrem ayımız mübarek olsun.