Öfke Çıkmazı: Toplumsal Çözülme ve Çözüm Arayışı

Köroğlu’nun yüzyıllar öncesinden yankılanan "Tüfenk icad oldu, mertlik bozuldu" tespiti; sadece bir silahın ve savaş hukukunun değişimini değil, insan ilişkilerindeki adalet, ölçü ve vicdanın aşınmasını simgeleyen kadim bir kırılmanın ifadesidir. Eskiden kılıç kuşanmanın dahi bir edebi, mertçe yüzleşmenin yazısız kuralları vardı. Halk anlatılarında geçtiği üzere, eski hırsızlar bile suçları açığa çıktığında utanır, tövbe ederlerdi. Bugün ise kameralara ve somut delillere rağmen suçunu örtmek için gözünü kırpmadan cana kıyan gözü dönmüş bir anlayışla karşı karşıyayız. Peki, manevi dinamiklerini büyük bir medeniyet mirası üzerine kurmuş bir toplum bu noktaya nasıl geldi?

Günümüzde hayatın hemen her alanını saran kronik bir öfke salgınıyla karşı karşıyayız. Trafikteki saniyelik gecikmelere gösterilen tahammülsüzlük, sokaktaki gerginlikler, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet, okullardaki akran zorbalığı, kadın cinayetleri ve aile içi şiddet artık münferit vakalar olmaktan çıkıp gündelik hayatın sıradanlaşan birer parçası haline geldi. "Armut piş, ağzıma düş" kolaycılığıyla her şeyi anında ve zahmetsizce elde etme arzusu sabırsızlığı besliyor; beklentiler karşılanmadığında ise bu durum derin bir öfke patlamasına dönüşüyor. Toplumun güven duyması gereken kurumları dahi töhmet altında bırakan kişisel sorumsuzluklar, insanı insana yabancılaştırıyor.

Bu öfke dalgasını en çok köpürten unsurlardan biri de dijital ekranların ve sosyal medyanın zihinlerimizi kuşatmasıdır. İstisnai olayların devasa felaketler gibi sunulması, doğruluğu araştırılmadan her habere inanılması ve her konuda şuursuzca yorum yapılması toplumu kamplaştırmaktadır. Suçun ve suçlunun dijital mecralarda parlatılması ise değerler sistemimizi altüst etmektedir. Kur'an-ı Kerim'in Hucurât Suresi 6. ayetinde yer alan, "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık (yalancı/güvenilmez kimse) size bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip de yaptığına pişman olmamak için onun doğruluğunu araştırın (tahkik edin)" ilahi emri, tam da bugün içine düştüğümüz toplumsal zaafiyete tutulmuş hayati bir ışıktır. Bilgi kirliliğini süzgeçten geçirmeden kabullenmek, fitneyi ve öfkeyi büyütmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Toplumsal bünyeyi içten içe kemiren bu manevi erozyon, günlük ilişkilerin de ötesine geçerek en sağlam kalemiz olan aile müessesesini derinden sarsıyor. Gençlerin evlenirken karşılaştıkları ağır ekonomik ve sosyal yükler evlilikleri geciktirmekte; sorumluluktan kaçma eğilimiyle bireysel ve konfor odaklı bir yaşam tarzı adeta dayatılmaktadır. Yuva kurmaktan ve evlat yetiştirmekten kaçınan bu benmerkezci yaklaşım, hem aile bağlarını zayıflatmakta hem de ülke nüfusunun azalmasına yol açarak geleceğimizi tehdit etmektedir. Neslin korunmasını ve çoğalmasını öğütleyen ulvi değerlerden uzaklaşmak, toplumu içten içe çürüten derin bir yaradır. Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v.), "Nikâh benim sünnetimdir; kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir" (İbn Mâce, Nikâh, 1) buyruğundaki hikmeti kavrayıp hayata geçirmek, bu tehlikeli savrulmayı durduracak en güvenli limandır.

Diğer taraftan, şükrün ve kanaatin unutulması insanı bitmek bilmeyen bir hırs ve tatminsizlik sarmalına itmektedir. Her şeyi hak ettiği vehmine kapılan birey, doyumsuzluğunun kurbanı olarak ruhsal bir çöküşe sürüklenmektedir. Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Bileği güçlü pehlivan, güreşte rakibini yenen değildir; asıl pehlivan, öfkelendiği anda kendine hâkim olabilendir" (Buhârî, Edeb, 102; Müslim, Birr, 107) buyurarak öfkenin ancak nefis terbiyesiyle dizginlenebileceğini hatırlatır. Dinimiz; sabrı, bağışlamayı ve haksızlığa uğrandığında dahi adaletten ve ölçüden sapmamayı emreder.

Milli enerjimizi kısır tartışmalarda, dedikodularda ve lüzumsuz gerilimlerde heba ettiğimiz sürece medeniyet yarışında nasıl öne geçebiliriz? Üreten bir ekonomimiz, büyüyen sanayimiz ve gayretli genç beyinlerimiz var; ancak ruhumuzu saran bu manevi hastalıklar, yakaladığımız büyük kalkınma fırsatlarını gölgelemekte ve ilerleyişimizi yavaşlatmaktadır. Köklü tarihimize ve medeniyet değerlerimize baktığımızda, bugün sergilenen bu gergin ve öfkeli tablonun bize yakışmadığı aşikârdır.

Huzurlu ve güvenli bir Türkiye, sadece yasal tedbirlerle veya silahların susmasıyla değil; zihinlerdeki ve kalplerdeki öfkenin dindirilmesiyle mümkündür. Arzulanan bu ideal; duygularını yönetebilen, karşısındakini anlamaya çalışan, emeğe saygı duyan ve sabırla üreten bilinçli bireylerle inşa edilebilir. Öfkesini yenmiş fertler yetiştirmeden kalıcı bir toplumsal barış sağlayamayız. Manevi hastalıklarımızdan arınmadığımız, kolaycılığı değil alın terini seçmediğimiz ve birbirimizin hukukuna saygı duymadığımız müddetçe ne ekonomik ne de teknolojik hamleler tek başına huzur getirecektir. Bu kritik eşikte; iktidarından muhalefetine siyaset kurumundan kanaat önderlerine, aydınlardan sivil toplum kuruluşlarına kadar herkesin ortak bir iradeyle elini taşın altına koyması şarttır. Şikâyet etmeyi bırakıp mertliği, erdemi, adaleti ve vicdanı yeniden baş tacı ederek; üretimle, sabırla ve kardeşlikle örülmüş aydınlık bir toplumsal iklimi tesis etmek hepimizin en temel sorumluluğudur.