Her yaz mevsimiyle birlikte Türkiye’nin dört bir yanından yükselen alevler, yalnızca asırlık ağaçları ve içinde barındırdığı ekosistemleri değil, ülkenin ortak geleceğini, biyolojik zenginliğini ve iktisadi birikimini de küller altında bırakmaktadır. Orman yangınları denildiğinde akla ilk olarak aşırı sıcaklar, kuraklık ve iklim değişikliği gibi küresel faktörler gelse de, istatistiki veriler ve saha incelemeleri acı bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Ülkemizdeki orman yangınlarının kahredici çoğunluğu doğrudan veya dolaylı insan müdahalesinden kaynaklanmaktadır. Bir anlık ihmal, kısa vadeli bir kolaycılık, bilinçsizce yakılan bir anız ateşi ya da söndürülmeden bırakılan bir piknik mangalı, hektarlarca yeşil alanı tek bir kıvılcımla cehenneme çevirmeye yetmektedir. Doğaya verilen bu ağır tahribat; cehaletin, disiplinsizliğin, zaman ve kaynak israfının en görünür ve en yıkıcı dışa vurumudur.
Özellikle tarım alanlarında harman sonrasında sıkça başvurulan anız yakma alışkanlığı, bu toplumsal ve çevresel krizin en belirgin örneklerinden biridir. Toprağı temizlemek, otlardan arındırmak ve bir sonraki ekim dönemine az masrafla hazırlanmak adına tercih edilen bu yöntem, bilim insanlarının ve ziraat uzmanlarının defalarca yaptığı uyarılara rağmen sürdürülmektedir. Vatandaşımız, anız yakarak zamandan ve yakıttan tasarruf ettiğini zannederken, gerçekte toprağın en bereketli üst katmanını, organik maddeleri ve toprağa canlılık veren milyonlarca faydalı mikroorganizmayı yok ettiğinin farkına varamamaktadır. Kısa vadeli bir karlılık yanılsaması uğruna toprak çoraklaştırılmakta, erozyona açık hale getirilmekte ve nihayetinde kendi tarlasına verilen bu zarar, ilk rüzgarla birlikte bitişikteki ormanlara sıçrayarak telafisi imkansız küresel bir felakete dönüşmektedir. "Dost acı söyler fakat doğru söyler" kelamı uyarınca kabul etmeliyiz ki; bu yaklaşım biçimi derin bir bilgi eksikliğinin ve kökleşmiş bir kolaycılığın neticesidir.
Bir toplumun kültür seviyesi ve medeniyet derinliği, yalnızca ürettiği teknolojiyle ya da inşa ettiği yapılarla değil; koyduğu kurallara göstermiş olduğu riayetle, toplumsal disiplinle, birbirine ve çevresine duyduğu köklü saygıyla ölçülür. Şanlı tarihimizin ve köklü kültürümüzün özünde yer alan doğaya saygı, toprağı ana, ormanı ziynet sayan anlayış; günümüzün getirdiği yozlaşma ve duyarsızlık karşısında yeniden ihya edilmek zorundadır. Ormanlarımızı korumak ve toprağımıza sahip çıkmak, soyut bir çevre duyarlılığının ötesinde, milli bir ödev ve vatani bir sorumluluktur.
Bu sorumluluğu yerine getirebilmek için siyasi irade, muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları, akademi ve yerel yönetimler bir arada hareket etmek mecburiyetindedir. Orman koruma ve toplumsal düzeni sağlama meselesi, siyasi çekişmelerin ve gündelik polemiklerin tamamen üzerinde tutulmalı; ortak bir milli strateji haline getirilmelidir. Toplumun her kesimini kapsayan, ırk, dil, din ve mezhep farkı gözetmeksizin herkesi ortak bir vatandaşlık ve doğa bilincinde buluşturan bu birliktelik ruhu, aynı zamanda huzurlu, güvenli ve terörsüz bir Türkiye idealinin de temel taşını oluşturmaktadır. Zira toplumsal huzur ve iç barış, bireylerin birbirinin hakkına ve ortak yaşam alanlarına gösterdiği hürmetle pekişir.
Eğitim sistemimizden medya organlarımıza, köy muhtarlıklarımızdan tarım kooperatiflerimize kadar her kademede toprağın ve ormanın önemini anlatan; anız yakmanın felaketlerini somut verilerle açıklayan sürekli bir toplumsal aydınlanma hamlesi başlatılmalıdır. Denetim mekanizmaları sıkılaştırılmalı, cezai yaptırımlar caydırıcı biçimde uygulanmalı, ancak bununla da yetinilmeyip çiftçimize sap parçalama ve modern toprak işleme ekipmanları konusunda somut devlet destekleri sağlanmalıdır. İnsanımızın vicdanına yerleşecek en büyük muhafız, doğaya ve geleceğe karşı duyduğu derin sorumluluk duygusudur. Ormanlarımızı korumak, geleceğimize, çocuklarımızın hakkına ve bu toprakların kadim mirasına sahip çıkmaktır. Geç kalmadan, birleşerek ve özümüze dönerek bu alevleri söndürmek, bu cennet vatanın her bir ferdine düşen en mukaddes vazifedir.