Toplumsal Barış Süreci
Türkiye, son elli yılının en kritik dönemlerinden birini yaşıyor. Çünkü bugün konuşulan mesele sıradan bir siyasi tartışma değil; ülkemizin geleceği ve milletimizin huzurudur.
Bu konuda neden umutlu olduğumu anlatmadan önce, yıllar içinde yaşadığım bazı sohbetleri paylaşmak istiyorum. Bana göre birinci çözüm sürecinin neden başarısız olduğu ve bugün neden daha güçlü bir başarı ihtimalinin bulunduğu, bu kısa anekdotların içinde saklıdır.
Güney Afrika’nın başkenti Cape Town’da tanıştığım Mezopotamya Restaurant’ın sahibi Baran Kalay, bana birinci çözüm süreci döneminde Güney Afrika’ya giden heyetle ilgili bir anısını anlattı.
Baran’ın anlattığına göre, heyette Burhan Kayatürk, Ertuğrul Kürkçü, Sezgin Tanrıkulu gibi isimlerin yanı sıra farklı siyasi parti temsilcileri ve bürokratlar da bulunuyordu. Amaç, Güney Afrika’nın yıllarca süren çatışma ve ayrışma sonrasında, barış ve toplumsal uzlaşının nasıl sağlanabildiğini yerinde görmekti.
Ancak Baran’ın anlattığına göre, heyetteki bazı isimler Güney Afrika’da yaşayan siyahilerin geçmişte uğradığı ayrımcılık ve acılar karşısında “ah vah” etmekle yetinmişti.
Oysa asıl hikâye başkaydı.
Güney Afrika’da 11 resmi dilin, farklı dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşayabilmesi; farklılıkların çatışma nedeni değil, karşılıklı saygı içinde ülkenin zenginliği olarak kabul edilmesi. Asıl görülmesi gereken buydu.
Baran’ın ifadesiyle, “Bunları o zaman göremediler.”
Bugün bu söz bana çok daha anlamlı geliyor.
Çünkü barış sadece çatışmanın sona ermesi değildir. Asıl mesele, farklılıkların bir arada ve karşılıklı saygı içinde yaşayabileceği bir toplumsal düzen kurabilmektir.
Yine 2017 yılında bir sohbet sırasında dönemin Şanlıurfa Milletvekili Osman Baydemir’e, çözüm sürecinin sahada neden tıkandığını ve Diyarbakır Sur olaylarının bölge halkına, özellikle de Kürtlere verdiği zararı sormuştum. Verdiği cevap netti:
“Açık yüreklilikle söylüyorum, biz bu konuda sözümüzü ne devlete ne de örgüte geçirebildik.”
Bu cümle, birinci sürecin en temel zaaflarından birini özetliyordu: Sürecin sahadaki kontrolünün kaybedilmesi.
Geçtiğimiz yıl, taziye vesilesiyle ziyaretime gelen eski HDP Şanlıurfa Milletvekili ve Grup Başkanvekili Nimetullah Erdoğmuş ile de yeni süreci konuştuk.
Kendisine, “Bu süreç sizce başarıya ulaşacak mı?” diye sordum.
Hiç tereddüt etmeden:
“Bu süreçten artık geri dönüş olmaz. Başarıya ulaşacaktır.” dedi.
Ardından da oldukça dikkat çekici bir ifade kullandı:
“Bana kalsa Devlet Bahçeli’nin heykelini Diyarbakır Meydanı’na dikmek lazım.”
Yıllardır bu meselenin içinde siyaset yapan iki isimin ifadeleri, meselenin geldiği nokta bakımından dikkat çekiciydi.
Birinde çaresizliğin getirdiği olumsuz bir sonuç, diğerinde kararlı bir duruş.
Bugün Türkiye’nin önünde yeni bir fırsat var.
Geçmiş tecrübelerden ders çıkararak bu süreci yalnızca siyasi aktörlerin değil, toplumun tüm kesimlerinin sahiplenmesi gerekiyor. Elbette zorluklar ve provokasyon girişimleri olacaktır. Ancak bu kez toplumsal beklentinin daha güçlü olduğunu düşünüyorum.
Sürece mesafeli duranların kendi gerekçeleri olabilir. Ancak tarih, kritik eşiklerde sorumluluk alanları yazar; kenarda duranları değil.
Çünkü mesele bir partinin kazanması ya da kaybetmesi değildir.
Mesele Türkiye’nin kazanmasıdır.
İnanıyorum ki bu kez geçmişten ders alınacak ve Türkiye, yarım asırlık bu ağır yükü geride bırakarak geleceğe daha güçlü yürüyecektir.
Çünkü mevzu siyaset değil memlekettir.