WEYLO’YU HER DİNLEDİĞİMDE…

Şanlıurfa’nın 1990’lı yılları, bugün genç kuşakların hayal etmekte zorlanacağı kadar ağır acılarla geçti. Bir yanda terör olayları, diğer yanda aşiret kavgaları, kan davaları, töre cinayetleri, koruculuk ve bölgenin üzerinde dolaşan korku iklimi…

O yıllarda ekonomik imkânı olan aileler batı illerine göç ederken, kırsaldan kopan binlerce insan da Şanlıurfa merkeze yöneldi. Eyyübiye ve Süleymaniye başta olmak üzere birçok mahalle bu göç dalgasının merkezi haline geldi. Bugün şehir merkezinde yoğun şekilde Siverekli, Suruçlu ve Viranşehirli nüfusun bulunmasının nedenlerinden biri de o dönemde yaşanan bu travmatik süreçtir. Bozova ve Halfetililer ise Avrupa'ya kaçtılar.

Ancak yaşananların arkasında sadece terör ya da sosyal sorunlar yoktu. Gücünü siyasetten alan bazı yapıların baskıları, haksızlıkları ve zulümleri de göçü hızlandıran etkenler arasında yer aldı.

Ben o yıllarda çok genç yaşta gazeteciliğe başlamıştım. Şanlıurfa’da meydana gelen birçok terör olayını haberleştirirken her zaman bir hassasiyet taşıdım. Şehrimin terörle anılmasını istemiyordum. Aynı düşünceyi paylaşan birkaç meslektaşımla birlikte, haber değeri taşısa bile bazı olayları manşetlere taşımamayı tercih ettik. Çünkü Şanlıurfa’nın kimliğinin terörle özdeşleşmesini kabul etmiyorduk.

Bugün geriye dönüp baktığımda, bunun doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Şanlıurfa hiçbir zaman Türkiye’nin zihninde bir “terör şehri” olarak yer etmedi.

Fakat madalyonun görünmeyen bir yüzü daha vardı.

Birileri aşiret kavgalarını, kan davalarını ve toplumsal çatışmaları körüklüyordu. Bu gerçeğin ortaya çıkması ise dönemin Jandarma Komutanı bir Albay'ın yürüttüğü çalışmalarla mümkün oldu. Sahte bir jandarma istihbarat görevlisinin yakalanmasıyla birlikte birçok karanlık ilişkinin izleri ortaya çıkmaya başladı. O kişinin, aşiretler arasındaki husumetleri körükleyen isimlerden biri olduğu konuşuluyordu.

Aynı dönemde töre ve namus cinayetleri de Şanlıurfa’nın üzerine ağır bir gölge gibi çökmüştü. Evet, örf ve adetlerin güçlü olduğu yıllardı. Ancak bu gerçek, işlenen cinayetleri meşru kılmazdı.

Biz gazeteciler bir taraftan şehrin imajını korumaya çalışırken, diğer taraftan bu cinayetlerin üzerinin örtülmesine de izin vermedik. Olayların peşine düştük. Kapanan dosyalar yeniden açıldı. Azmettiriciler ortaya çıkarıldı. Sahte hocalar, etkili kişiler ve bazı yerel aktörler yargı önüne çıkarıldı.

O yılların en acı hikâyelerinden biri ise bugün hâlâ yürekleri dağlayan “Weylo” ağıdının ardında saklıdır.

Weylo, sadece bir türkü değildir.

1990’lı yılların ortalarında töre bahanesiyle hayatları karartılan genç kızların çığlığıdır.

Rabia, Şemse, Şeyda, Hatice ve Gönül…

Kimisi köy meydanında, kimisi şehir merkezinde vahşice katledildi. Her biri bir ömrün, bir umudun ve bir geleceğin yarım kalmış hikâyesiydi.
Muhtarın oğlu tarafından hamile bırakılan kadın cinayetini Yardımcı Karakoluna yazılan bir mektubu haberleştirmemin ardından cinayetin faillleri müebbet hapis almıştı.

İçlerinde en çarpıcı olanlardan biri ise üniversite öğrencisi Gönül’ün hikâyesiydi. Sanırım Gaziantep'te yaşıyordu, amcaları tarafından İşkenceye uğradı, öldürüldüğü sanılarak Fırat’ın sularına bırakıldı. Ancak mucizevi şekilde hayatta kaldı. Yaşadığı acıyı, kaybettiği arkadaşlarının ve kardeşlerinin yasını bir ağıda dönüştürdü.

Bugün “Weylo”yu dinleyenlerin çoğu belki o hikâyeyi bilmiyor.

Ama o ağıtta genç yaşta söndürülen hayatların, annelerine hasret kalan kızların, siyaha dönüşen gelinliklerin ve yarım bırakılan hayallerin sesi vardır.

Ben her dinlediğimde işlenen zulümleri, feryatları, Kısas ve Süleymaniye meydanına bırakılan karanfilleri ve eski Şanlıurfa’yı hatırlıyorum.

Acılarıyla, mücadeleleriyle ve karanlıktan çıkma çabasıyla…

O dönemde görev yapan valileri, emniyet müdürlerin, jandarma komutanlarını ve toplumsal barış için çalışan Gazeteci arkadaşları bugün bir kez daha saygıyla anıyorum.

Çünkü Şanlıurfa bugün terörle değil; Göbeklitepe ile, turizmiyle, gastronomisiyle, tarımıyla ve kültürel zenginliğiyle anılıyorsa bunda sadece devletin değil, şehrin geleceğini düşünen gazetecilerin, aydınların ve kanaat önderlerinin de önemli payı vardır.

Şanlıurfa’nın yönü Gaziantep'in ötesine daima kalkınmaya, üretime, kültüre ve kardeşliğe dönük olmalıdır.

Geçmişin acılarından ders almak gerekir; ancak o acıların yeniden yaşanmasına izin vermemek daha büyük bir sorumluluktur.

Ve ben her “Weylo”yu dinlediğimde, tam da bunu düşünüyorum. Şanlıurfa’nın dününü, bugününü ve yarınını…