Aklımdan geçen askeri meseleler ve vatan savunması. Dikkatimi çeken, ülkedeki sessizlik ve bir haftadan bu yana iki konu.

Birincisi; Yüreği vatan ve millet aşkıyla çarptığına gönülden inandığım bir Urfa sevdalısı olan Dr. Müslüm Sunay ağabeyimizin sosyal medyadaki paylaşımıydı. Siyasi eleştirilerine, dünya görüşüne her anlamda katılmasam da yüksek entelektüel bakış açısına her zaman saygı duyduğum bir büyüğümüz olan Dr. Müslüm Sunay, 4 Mayıs 2017 tarihli sosyal medya paylaşımında “Ölümü, şehadeti yücelttiğimizden fazla yaşamayı, yaşatmayı ilke kabul etmeliyiz” diyordu. Bu söz öyle bir haykırışı barındırıyordu ki, insanı yaşatmaktan öteydi bana göre. Zaten bir doktor olarak görevi insanı yaşatmak olan Sunay, adeta yüreğinin derinliklerinden süzüp getirdiği bu konuyu tartışmaya açmak istiyordu.

Konu tartışma ve muhalefet olunca Av. Mustafa Güneş dayanamamıştı elbette. Yorumu yazmış, “Ölümü yücelten bir toplum ve kültür dokusu, yaşamayı nasıl ilke edinir anlayamadım. Bu hipotezi Aristo mantığıyla açıklayacak biri varsa lütfen yardımcı olsun” esprisini yapmıştı. Sayın Güneş cevabi bir yorumunda da düşüncesini biraz açmış “Şehitliği yücelten bir inançta yaşamı ilke edinmek garabetine dikkat çekmek istedik. Yani ölüm yüceltilirken yaşam nasıl prensip olacak?...” diye devam etmiş.

Ben de yavaş yavaş ihtiyarlıyorum ya. İhtiyar dediğim bu büyüklerimin sözlerini, düşüncelerini ve tartışmalarını genelde yakından takip ediyorum.

Bu paragraftan sonrası, adı geçen büyüklerimin şahsıyla ilgili değil.
   60 ve üzeri yaşlardaki büyüklerimiz üzerine yaptığım gözlemler olarak değerlendirilmeli. 68-80 kuşağı dediğimiz düşünce grubunun yetiştiği ortam, eğitim gördükleri süreç onları belli bir düşünce yapısına yönlendirmiş. Bu yaş grubunun çoğunluğu dine saygılılar ama din ile hayat arasına bir çizgi çekmeden edemiyorlar. Din kurallarının hayatın içinde yer almasını pek kabul edemiyorlar. Oturup kalktığım, benden yaşça büyük olanların birçoğu, özellikle de okumuş olanları bizim kuşaktan çok farklı düşünüyor. Din ile dünyayı birbirinden ayıran “laik” çizgide olmaları aslında oldukça haklı. Çünkü gördükleri, dinledikleri, şahit oldukları, istemeden yaşadıkları bir din vardı önlerinde. Ve bu dinin tüm yanlışlarına kendi düşünceleriyle “rest” çekip, adeta “din bu ise ben dinsizim” diyebilecek seviyeye gelmelerinde de haklıydılar bana göre.

Birinci sebebi, onların döneminde İslam bugünkü kadar anlaşılmamıştı ki harf inkılabının acısını henüz yaşayan babaları önlerindeydi bu kuşağın. Malum ki harf inkılabı öncesinde de din belli bir zümrenin tekelinde olmaktan çıkamamıştı. Şeyhler, mollalar, dervişler silsilesinin gelenek ve menfaatle yoğrulmuş din anlayışı, uzun sakallı, sarıklı, cübbeli din adamlarının iki dudağı arasından zahmetle çıkan kelimelerle şekilleniyordu. Batılının uzaya çıktığı devirde, İslam adıyla medreselerde günlerce anlatılan “taş ile taharetlenme” vardı. Sadece taş ile taharetlenme konusu bile öyle uzatılmıştı ki, elin oğlu tuvalet kağıdını icat ettiğinde biz 90 kuşağı bile din eğitiminde “taş ile taharet” konusunu işlemeye devam ediyorduk… ‘Üç taş alınır, biri önden arkaya, ikincisi arkadan öne, üçüncüsü makat çevresinde bir daire çizmeli’ diye sınava bile tabi tutulurduk.

İşte 68-80 kuşağının dine karşı soğukluğuyla, 90 kuşağının dine yakınlığı arasındaki fark. İlki, taş ile taharet örneğindeki gibi konulardan bıkarak dine hor bakmıştı. Oysa 90 kuşağı, kısa sürede bu çıkmazı aşmıştı. Çünkü önlerinde istemedikleri kadar kitap, ardından neredeyse her aradıklarını bulabilecekleri internet ve yayın dünyası vardı. Bilgiyle aydınlanma çağında 90 kuşağı, 68-80 kuşağı gibi saplantıda kalmadı. Okudu, araştırdı. Sadece dinlemekle kalmayıp, sosyal ortamların artmasıyla kendi düşüncelerini de ortaya koymaya başladı ki, dinin en önem verdiği husus olan “akletme”yi öğrendi.

68-80 Kuşağı ve öncesi için ise bunu söylemek biraz zor. Bir kere yanlış öğrendikleri dinin yerine doğruyu koyabilecek benliklerini geliştiremediler. Belki de dindeki yanlışı düzeltmek yerine, karanlığa küfretmeyi daha kolay buldular. Bunun sebebi ise toplumdaki yanlış kanıları düzeltmeye güçlerinin yetmeyeceği inancıdır sanırım.

Onların bugünkü tutumlarını değiştirmeye yönelik bir eleştirimiz elbette olamaz ve olmamalı da. Çünkü o grubun da kendi düşünsel dünyalarında kurdukları doğruları var ve bu doğrularındaki haklılık payları da tartışılamaz. Yaşadıkları, gördükleri ve dinledikleriyle şekillenen düşünce dünyaları kendilerince elbette en doğru olandır ve onların doğrularına da her kesimin saygı göstermesi gerekir. Ancak 2000’lerin teknolojisiyle aydınlanmanın zirvesine koşan 90 kuşağının din anlayışı ile 68-80 kuşağının anlayışı doğal olarak çatışır. Ama bu çatışma, kesinlikle ayrışmayı, kamplaşmayı doğurmamalıdır. 68-80 Kuşağının hayat tecrübesi, 90 kuşağına çoğu konuda ışık tutacak, sosyal hayatı, siyaseti, dini, toplumu anlamada ve geleceğe yön vermede rehberlik etmiştir/edecektir.

Bu nedenle adı geçen büyüklerimizin dini konulardaki görüş ve düşüncelerine haklılık payları oranında katılıyorum. Ancak bu yazıya konu olan paylaşımda adı geçen “şehitlik” ve “ölüm” konusu üzerine 2000’li düşünce tarzıyla bir yorum yazmak gerekirse şunu derim.

Birincisi, insanın ölümü yerine yaşaması elbette İslam’ın temel şartıdır. İnsan hayatının kutsiyeti, hiçbir değerle değiştirilemez. Adı “şehadet” veya “ölüm” olsun, insanın hayattan koparılması kabul edilebilir değildir. Ancak bu kavramların toplumsal bilinçaltını yoklamamız ve lazımdır.

Dr. Müslüm Sunay önerisinde, “Ölümü, şehadeti yücelttiğimizden fazla yaşamayı, yaşatmayı ilke kabul etmeliyiz” derken sonuna kadar haklı, bu önerisiyle zaten İslam’ın emrine işaret ediyor. Nitekim Yüce Kur’an-ı Kerim Maide suresi 32. Ayette;   “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir” buyurulmaktadır.

Peki Allah’ın kitabında övdüğü “şehadet”in yüceltilmesini nasıl anlamak gerekir?

“İnsanı yaşatmayı, insanlığı yaşatmak”la eşit tutan bir sistem, şehadeti nasıl olur da över?

Bunu şöyle açıklarız ki, gerek Kur’an’ın indirildiği dönemdeki toplum gerekse günümüz Kur’an toplumu aynı durumdadır: Çoğu zaman olduğu gibi haklı ve mağdur olan taraf güçsüzdür. Elinde düşmanlarına karşı kullanacağı gelişmiş silahları veya araç gereçleri yoktur. Düşmana karşı değerlerini savunacağı tek varlığı canıdır. Ya düşmanın canını alacak veya değerleri uğruna canını verecektir. Düşmanın canını alamadığı takdirde değerleri için canını vermesi, o değerlerine karşı hissettiğinin zirve noktasıdır. Bu nedenle şehadet övülmüştür.  Ancak toplumun yanlış algısı, düşmana karşı koyabilecek silah, teknoloji ve başka unsurların övüleceği yerde, bunların yerine ölmenin, dolaysıyla “şehadet”in ikame edilmesidir. “Madem ki elinde silahın yok, o halde öl” demektir bu. Bunun tek izahı budur ki, Dr. Müslüm Sunay’ın da övgüyle bahsettiği Mustafa Kemal Atatürk, Çanakkale’de mühimmatı biten, elinde silahı olmayan askerlerine hitaben, “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” demiştir. Çünkü düşman karşısında ölmeyi göze alan bir toplum, sonuçta kazanmış olacaktır ki, sadece Çanakkale’de 250 bin askerin ölümü karşısında bu topraklar “vatan” statüsü kazanmıştır. Ölme emrini alan Mustafa Kemal’in askerleri sırası gelince düşmanın üzerine bedenini atmaya devam ederken arkadan yardım ulaşmış ve düşman hezimete uğrayarak bu topraklar bugün üzerinde yaşayanlar için vatan olmuştur.

Tarih; esaret yerine, zillet yerine ölümü göze alan toplumların ölümlerine şahitlik eden hadiselerle doludur ki, bugün bu topraklar bizim için vatan olmuşsa elbette ki altında ölüm vardır. İşte o ölümlerin yada diğer adıyla şehadetin mucizesi bugün üzerinde gezip dolaştığımız topraklardır. Cumhuriyet şairi Mithat Cemal Kuntay’ın Onbeş Yılı Karşılarken adlı şiirinde bahsettiği husus da bu konuya işaret etmektedir.

….

Gökler çıkabildin, uçabildinse derindir, 
Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir.

 

Bahsetme bugün sade dünün mucizesinden, 
İnsan utanır sonra yarın kendi sesinden.

 

Asrın yaşamak hakkını vermez sana kimse; 
Sen asrını üstünde izin varsa benimse;

 

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır 
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.

İşte bugünkü İslam anlayışımız, özetle budur. Dün imkanımız olmadığı için şehadetle göğe çıkar, bugün imkân oluşturup uçarak göklerde yer alırız. Dün şehadetle mucizeler yaratırken, bugün teknolojiyi, bilimi maharet kabul ederek mucizeler yaratırız. Bugün yine bu topraklarda bizlere yaşama hakkı verilmek istenmiyorsa, yaşam hakkımız elimizden alınmak isteniyorsa geriye dönüp bu toprağa akan kanımızın izine bakmalıyız ki, yeri geldiğinde vatan için ölmenin önemi anlaşılsın. Şiirin son mısrasını izah etmeye gerek yok, “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”.

Sonuç olarak yeri geldiğinde can vermek veya şehit olmak elbette ölümden ayrı bir durumdur. Çünkü bu tür bir can verme, başkaları yaşasın diye elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra yeri geldiğinde canını vermektir. Dolaysıyla bu can verme kutsaldır ve takdire değerdir. İşte toplumumuzun yeri geldiğinde “ölme” veya “şehadet” anlayışı budur.

Cevap aranan sorumuza gelelim; “Şehadet mi kutsal, yaşamak mı?”

“Yaşatmak için şehadet kutsal.”

Bu nedenle şehadet, ölüm değil hayatın farklı bir boyutudur.

Bu nedenle İslam inancında “Şehadet” hayatla eşittir. Fakat siz bunun sezemezsiniz.

Yazının başında bahsettiğim dikkatimi çeken ikinci konu ise, dünkü Sözcü gazetesinin manşete çektiği “Anlı-Şanlı Türk Ordusu’nu ne hale getirdiler – İlanla komutan aranıyor” başlıklı haberiydi. Çok uzun yazıyorsun okuyamıyoruz diyenlerin sesine de kulak vererek bu konuyu bir dahaki yazımıza bırakmak istiyorum.