Yakınımdaki uzaklar ve uzağımdaki yakınlar düşündürüyor beni.
Hasret denizinin dalgaları ile kucaklaşmak için kıyısında dolaşıyorum yüreğimin.
Dalgaların kapısını çalarak derdimi anlatmak istiyorum sulara; arkadaşlık etmek istiyorum, gurbet orkestrasının solistleri olan kimsesiz martılara.

Dudaklarımda binbir nağme…
Ayrılık şarkıları, hasret türküleri, gurbet sololarını seslendiriyor gönlümün gariban inlemeleri.

“Gurbet ademden kara, hasret ölümden acı…” diyerek Faruk Nafiz, elini uzatıyor bana içimdeki gurbetin Han Duvarları’ndan:

“Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya…” mısralarını sürekli mırıldanıyorum.

İçimde gurbetler tüllendiği anlarda bir bulut, bir yağmur, bir sağanak olup dudaklarıma yağıyor mısralar:

“Sarmış beni Mecnun diye zincir gibi dağlar;
Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!
Her şey bana bigâne bu yerde,
Herkes gibi her şey:
Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller;
Dillenmiş ağızlarla tutuk dilli gönüller…”

İnsanlara, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara bakıyorum. Neyi aradığımı bilemiyorum ya da bildiğimi arayıp bulamıyorum. Beni benden alanları tanıyorum, ama “kimseye şikâyet edemiyorum!”

İçimdeki gurbetin sızısı arttıkça daralıyor zihnimin sokakları. Yollarımı kesen çıkmazların sonundaki karanlıkların içinden Necip Fazıl’ın eli beni “Kaldırımlar”a çekiyor:

“Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”

Susarak konuşuyor mısralar içimde.
Garipliğimin yetim sesi duyuluyor avaz avaz:

“Dağda dolaşırken yakma kandili
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet!
Ne söylemez, akan suların dili,
Sessizlik içinde çağlama gurbet!

Gül büyütenlere mahsus hevesle
Renk renk dertlerimi gözümde besle!
Yalnız, annem gibi, o ılık sesle,
İçimde dövünüp ağlama gurbet!”

Bazen kafamı gurbetle çok yoruyorum ve sık sık gurbeti kendime soruyorum:

Neyin garibiyiz Allah’ım; neresi bize gurbet?
Vuslat arzumuz kime; kavuşmak istediğimiz kim?

Herkes içindeki gurbeti bir yoklasın hele dostlar, sorgulasın yüreğinin ince sızılarını.

Biz “vatandan mı, anadan mı, arkadaştan mı” ayrıldık?
“Kimin hasretinden prangalar eskiteceğiz” acaba?

Çırılçıplak yalnızlığımızın sonu nereye varacak?
Öksüz kimsesizliğimizin şiirini kim kafiyelendirecek?

Kalabalık rüyalarımızdan uyanınca, tenha gerçeklerimizle nasıl yüz yüze geleceğiz?
Kanımızı kurutan bu gerilime yenilecek miyiz?
İçimizde doğup büyüyen gurbetin kulağına kim fısıldayacak vuslatın adını?

Sanki “sılada gurbet”i yaşamak bizimkisinin adı!
Ellerimizden tutan birilerini veya birilerinin tutulacak ellerini arıyor gibiyiz.

Sabahattin Ali’ye kulak veriyor ve:

“Hâlini bilen bulunmaz,
Yüzüne gülen bulunmaz,
Kapıya gelen bulunmaz
Gurbet hapishanesinde.” diyoruz hayıflanarak hep birlikte.

Yurdumuzdan, yuvamızdan, dost ve yâranımızdan uzakta da değiliz oysa. Niye hâlimizden, yolumuzdan anlaşılmıyor, niçin insanlarla bu zıtlaşıp çakışmamız? Neden çevremizin bizi yadırgaması, nedir garipsenen tutumlarımız?

Urfalı bir garip, bir hoyratında:

“Garibem bu vatanda,
Garip bülbül ötende.
Gariplik yaman olur;
Baş yastığa yatanda.” diye yüreğindeki gurbeti anlatıyor.

Peki, siz yüreğinizdeki, içinizdeki gurbeti nasıl dillendiriyorsunuz, nasıl anlatmayı düşünüyorsunuz gurbetinizi garip sessizliğinize?

Ben yüreğime akıttığım gözyaşlarımla baş başa kalmak ve biraz da susarak konuşmak istiyorum.

Kemalettin Kamu’nun, hepimiz adına içimizdeki gurbeti özetlediği

“Ben gurbette değilim,
Gurbet benim içimde.”

mısraları ile sizi, içinizdeki gurbetle baş başa bırakıyorum…