İnsanların bir kısmı algısını gördükleriyle sınırlar. Algı, sadece görüntü değildir. Hayatımızın her alanında bir nesneyi ele alırsak, onu kavrayabilmemiz için bazen beş duyu organımızın ötesine geçip hissiyatlarımıza da kulak vermemiz gerekmektedir.

Elimize aldığımız nesneyi önce kavramalı, gözü kapalı bir şekilde hissetmeli; daha sonra gözlerimizi açarak incelemeli, dinlemeli yahut koklamalıyız. Bunlardan sadece birini yaparak o nesneyi kavradığımızı veya anladığımızı söylememiz doğru olmayacaktır. Zaman zaman, işin kolayına kaçarak, başkalarının ışıltısını gördüğümüzden ibaret sayıp, sorgulamadan bir mükemmeliyet ışıltısı edasıyla hayranlık duyduğumuz çok olmuştur. Başkalarının dizlerine sürerek parlatmaya çalıştığı elmayı saatlerce izlemekten keyif alabiliriz; oysa bu, kıymetli zamanımızdan kaybettirir. Parlayan elmayı izlerken, kendi parıltımıza konsantre olamayız.

Işığımıza kör olduğumuz zaman, başkalarının ışığına aşinalık duyarız. Hayatımızda fark edemediğimiz o ışığın yokluğuna sitem eder, günlük hayatımızı bir buhran haline sürükleriz.

Bilinmelidir ki herkesin benliğinde fark edilmeyi bekleyen ışığı vardır; bunu keşfetmek yerine başkalarının ışığına konsantre olmak, bireyin kendi içiyle olan çatışmasıdır. Herkesin ışığı aynı olacak değildir; kimine göre altuni, kimine göre karaelmas; değişkenlik gösterir. Hiç şaşmayan bir gerçektir ki, herkesin içinde gün yüzüne çıkmamış bir cevher vardır. İnsan kendiyle barışık olduğu zaman, içindeki potansiyelin farkına varır. Başkasının hayatına mercek tutan insanların verdikleri en büyük ödün, kendi hayatlarıdır.

Örnek verecek olursak; bir papatyayla mutlu olan insanlar, sosyal medyanın görünenden çok daha öte parlattığı hayatlar nedeniyle kendi papatyalarına sevinmek yerine, başkalarının örme sepetleri içinde çiçek israfından öteye gitmeyen ve taşıma güçlüğü çekecekleri çiçek kolilerine hayranlık duyarak kendi papatyalarını koklama fırsatı yakalamadan soldururlar. Örneklerde belirttiğim nesneler birer metafordur. Günlük hayatımızda birçoğumuz bu yanılgıya düşeriz.

Kendi başımıza kalıp düşündüğümüz zaman, bizi etkileyen ve var olandan öte parlatılıp gösterilen her şeyin birer göz yanıltmasından ibaret olduğunun bilincine varırız. Oysaki gerçek mutlu insanların, mutluluklarını yaşarken bir şeyleri parlatmaya vakit harcamadıklarını görebiliriz. Gerçek hazinelerin tabiatın derinliklerinde olduğunu biliriz. Gün yüzüne çıkarılıp parlatılarak sergilenen mücevherlerden çok daha öte bir şeydir elmayı dalından koparmak.

Var olan mutluluğumuzu kimseye kanıtlama gereği duymadan, en derinlerimizde saklamalıyız. Elmayı dizimize sürmek yerine dalından koparıp izlemeli, kokusuna varmalı; ısırınca aldığımız lezzeti kendimize saklamalıyız.