Şehvet kelimesinin bizim toplumda çağrıştırdığı mana itibarı ile her daim farklı düşünmüşümdür. Çünkü her insanın, toplumun, topluluğun ve bir kabilenin dahi şehvet algısı, şehvet mantalitesi farklıdır. Tıpkı ilkel dönemi hâlen sürdüren “Hindistan’daki Aghori kabilesinin” insan etini çiğ çiğ yenmesine şehvet duyması gibi. Lakin dünyadaki insanların geneli ise insan etinin yenmeyeceğini ve bunun arzu edilmeyeceğini bilir ve istemezler. Şehvetin zaten kelime manasına bakıldığında ise “bir şeyi isteme, sevme, arzulama, şiddetli arzu, tutku” ifadelerine karşılık geldiğini görmekteyiz.


Demem o ki insanların neyi istediği, neyi arzuladığı, neyi tutku hâline getirdiği değişiklik gösterirken, şehveti sadece bir cinsel objeye endekslemek çok ama çok yanlış olur. Servet de bir şehvete dönüşebilir. Paranın kazanılma hırsı ve paranın bölgesel hükmüne, ulusal çapta çeşitli para birimlerini manipüle edecek düzeydeki servete sahip olmanın da bir şehvet meselesi olduğunu bilmeliyiz.


Şöhretin ise bir şehvet merdiveninin ilk soluklanıldığı yer olarak meseleye yaklaşmak gerekir. Şöhrete meyletmenin en büyük örneği ise ona heves duymak, onu arzulamak ve dahi his etmektir. Kişi, his etmediği olguyu zaten başaramaz.

Şöhret basamağı, şehveti tatmaktan geçtiğinin bir resmidir. Ya peki şöhretin siyasete meyline ne demeli? Kişinin şehvet algısı değişiklik göstererek, önce varlık elde ettikten sonraki son basamağı, kişileri yönlendirmek ve yönetmek ilkesidir. İlke diyorum, evet; şehvet kişinin ilkesini belirler. Siyasete şehvet duyan birey, aslında arzularının zirvesine ulaştığının resmiyet almış hâlidir.


Sakın ola bahsettiğim siyaset ile hakikaten toplumun çıkarını gözetip yarar sağlayıcı siyaset mekanizmasından tabii ki de bahsetmiyorum. Kendi arzu ve emellerine ulaşmak için siyaset basamağını arzulamaktır bahse konu olan. Hülasa, şehvet üç basamak ile zirveye çıkar. Servet ile istediğini almaya çalışır. Şöhret ile emelini görünür kılar. Siyaset ile isteklerini kendi çemberinde meşru ilan eder.