Şanlıurfa her alanda yönetilmesi zor bir şehir. Nüfusuyla, kültürüyle, sosyal yapısıyla, hızla büyüyen ihtiyaçlarıyla her gelen kamu görevlisi için hem büyük bir sorumluluk hem de önemli bir tecrübe alanıdır. Eskiden Şanlıurfa’ya atananlar büyük bir heyecan ve mutlulukla gelirdi. Çünkü bu şehrin meşhur bir sözü vardı: “Gelen ağlar, giden ağlar.” Gelen, alışmakta zorlanır; giden ise ayrılmakta… Çünkü Urfa insanı gönlünü açar, sofrasını açar, dostluk kurar, hatta kirvelik bağı bile tesis ederdi.

Doktoruna, öğretmenine, polisine, askerine ve diğer kamu görevlilerine sahip çıkan bir şehir kültürü vardı. Misafirperverlik sadece sözde değil, hayatın içindeydi.

Ancak son dönemlerde bu iklimin zedelendiğini üzülerek görüyoruz.

Özellikle sağlık çalışanlarına yönelik sözlü ve fiili saldırılar artık münferit olmaktan çıkıp ciddi bir toplumsal sorun haline gelmeye başladı. En son Balıklıgöl Devlet Hastanesi’nde yaşanan doktor saldırısı bunun acı bir örneğidir. Oysa sağlık çalışanına uzanan el, aslında toplumun kendi sağlığına uzanmıştır. Beyaz önlüğe yönelen her tehdit, her saldırı, doğrudan doğruya vatandaşın sağlık hakkını zedeler.

Şanlıurfa zaten sağlık göstergeleri ve hekim başına düşen hasta sayısı bakımından Türkiye ortalamasının gerisinde olan bir şehir. Mevcut sağlık çalışanlarının moral ve motivasyonu düştüğünde, bundan zarar görecek olan yine vatandaşın kendisidir. Yorgun, tedirgin ve değersiz hissettirilen bir sağlık personelinden en üst düzey hizmeti beklemek gerçekçi değildir.

Burada sorumluluk tek taraflı da değildir.

Şanlıurfalı vatandaşlarımızdan beklenti; sağlık çalışanlarına karşı daha sabırlı, daha nazik ve daha anlayışlı olmalarıdır. Hastane ortamı zaten stresin yüksek olduğu bir yerdir. Bir de buna öfke ve şiddet eklendiğinde sorunlar çözülmez, büyür.

Aynı şekilde sağlık çalışanlarının da Şanlıurfa’nın sosyal yapısını, hasta profilini ve iletişim hassasiyetlerini gözeterek daha ilgili, daha açıklayıcı ve daha hoşgörülü davranmaları önemlidir. İnsan bazen ilacı kadar söze, ilgiyi ve anlayışı da ister. Hastayı sadece sıradaki dosya olarak görmek de bir eksikliktir.

Bu şehir, geçmişte kurduğu güçlü insan bağlarıyla anıldı. Yine öyle olabilir.

Şanlıurfa’nın ruhunda sertlik değil merhamet, uzaklık değil yakınlık vardır. Beyaz önlüğü korumak da, vatandaşın onurunu korumak da aynı toplumsal olgunluğun parçasıdır. Eğer yeniden “gidenin ağladığı” bir şehir olmak istiyorsak, birbirimize karşı dili de tavrı da yumuşatmak zorundayız.