Yoksa sadece “hemen olsun” diyerek hayatı hızlandırdığımızı mı sanıyoruz?
Trafikte sabırsızız…
Işık yanar yanmaz korna, bir saniyelik gecikmeye tahammül yok.
Sanki herkesin yetişmesi gereken en önemli yer kendi varacağı yer.
Fırında ekmek alırken beklemek istemiyoruz…
Sıra varsa huzursuz oluyoruz. Oysa o ekmeğin mayalanması bile sabır isterken, biz birkaç dakikayı fazla görüyoruz.
Hastanede kan verirken sıra olmasın istiyoruz…
Ama o hastanenin dolu olmasının sebebinin yine bizler olduğunu görmezden geliyoruz.
Bankada işlem yaparken hız bekliyoruz…
Yemek siparişinde beş dakikada sofranın kurulmasını istiyoruz…
Yollar bir günde yapılsın, aylarca süren emek bir gecede sonuç versin istiyoruz…
Doktor hastayı hemen iyileştirsin, öğretmen bir derste başarı getirsin, hayat bize beklemeden her şeyi sunsun istiyoruz.
Aslında biz, hayatın doğasına karşı bir talepte bulunuyoruz.
Çünkü hayat aceleye gelmez. Emek ister, zaman ister, sabır ister.
Sabırsızlık artık bir refleks haline geldi. Beklemeyi kaybettikçe, tahammülümüz de azalıyor. Tahammül azaldıkça öfke büyüyor. Ve farkında olmadan daha gergin, daha huzursuz bir toplum haline geliyoruz.
Oysa sabır; sadece beklemek değildir.
Sabır, sürece saygı duymaktır.
Sabır, karşındakini anlamaktır.
Sabır, kendine hâkim olabilmektir.
Belki de asıl soruyu yeniden sormalıyız:
Biz gerçekten hız mı istiyoruz, yoksa huzur mu?
Çünkü hız çoğu zaman hata getirir.
Ama sabır, çoğu zaman doğruyu.
Ve unutmayalım…
Hayat, acele edenleri değil; sabredenleri olgunlaştırır.