Edebiyat, tozlu raflara sıkıştırılmış birkaç kitaptan ibaret değildir. Edebiyat; bir simitçinin yaşadığı zorluk, hastane köşesinde unutulan bir hastanın ölüm saatini bekleyişi, vuslatı yaşayan iki yarenin hayatı, savaşın ortasında kalmış bir komutanın hikâyesi ve daha sayabileceğim pek çok çığlığın gün ışığına çıkmasına vesile olan bir sestir.
Raflarda tozunu almaktan öteye giderek araladığımız her kitap, bize yeni bir bakış açısı; dün ile bugün arasında kurulan bir köprü gibi görevler taşımaktadır. Tarihî bir bilim kitabında rakamlarla zaman çizelgesinin netliğini konuşuruz; oysa edebiyat kitaplarında o zamanın zorluklarını, güzelliklerini ve sesini duyarız. Edebiyat bize dünü, iyisiyle kötüsüyle yarına taşıma imkânı sunuyor. Betimlemeleriyle bizi o günün mahalle birliğine, kazanda pişen yemeğin kokusuna, yokluk ve varlık arasındaki kalın çizgiye davet ediyor. "Buyurun öğrenin" değil de "Buyurun o anı yaşayın" diyor.
Bu yüzdendir ki kitap okuyan insanlarda belli bir süre sonra okuma alışkanlığı başlıyor. Ön yargıları yıkmayı başarıp kitabı eline alan insan, zaman makinesinde kendi yarınları için en güzel dersleri çıkarabiliyor. Önceki yaşanmışlıkları tecrübe olarak görüp ders çıkaran da oluyor, yarınını düne göre şekillendiren de...
Bazen bir şiirin nazmına gizleniyor boğazda düğümlenen kelimeler; köprü görevi görüyor o şiir, insandan insana geçen duygu aktarımına. Bazen bir roman oluyor; altı çizili bir satırda yüreğe dökülüyor insanın düşünceleri. Gariptir ki herkes kendinden bir şeyler buluyor okuduğu satırlarda. "Sanat toplum için mi, yoksa sanat sanat için mi?" tartışmasından çok başka bir şey; okuyucunun kitabın renklerine ve ahengine kapılması. Ben şiirde nazım, nesirde ise toplumsal gerçekleri konuşmayı seven bir yazar olarak, hangi kitap olursa olsun okuduğum her temanın bana bir şeyler kattığına inananlardanım. Günü şekillendirmek değil, bende ise hayatın renklerini keşfetmek gibi bir hayranlık uyandırıyor.
Bazen Sabahattin Ali’nin gerçekleri vurucu bir dille aktardığı satırlarda kayboluyorum, bazen ise Yaşar Kemal’in betimlediği çiçeklerin kokusunda... Hayatın karmaşasından sıyrılıp kendiyle baş başa kalmasıdır edebiyata yönelmek. Edebiyat bize bırakılan en güçlü mirastır. Onu öpüp rafa kaldırmak yerine, kendimizi içinde kaybettiğimiz her satırın altını çize çize okumalıyız. Gerek arkadaş çevremize gerek aile çevremize kazandırabileceğimiz en mükemmel alışkanlık, insanları edebiyata yönlendirmektir.
Dijitalleşmeye karşı, değer verdiğimiz insanlara bir kitap armağan etmeliyiz. Sosyal medyanın faydalarını aşıp günü bitirecek boyutta kaybolacak kadar zaman öldürdüğümüz platformlara karşı bir şiirde yükseltmeliyiz sesimizi; bir öyküde gezinmeli, bir romanda kaybolmalıyız.
EDEBİYATLA KALIN.