06 Şubat 2026

"6 Şubat’ın yıl dönümünde basın ve yayınlara baktığımda, birçok aydın ve yazar o meşum sabahın karanlığından ve yarım kalan hikâyelerden bahsettiğini görüyorum. Hepsi doğru, hepsi kalbimizin ortak sızısı. Bu anlamlı günde, ölenlerimize rahmet, geride kalanlarımıza metanet dileyerek ben de meseleye başka bir pencereden bakmak istiyorum.

Zira 6 Şubat sadece fiziki bir yıkım değil, vicdanlarımızı yeniden inşa etmemiz gereken bir milattır. Devletimizin yaraları sarma noktasındaki devasa gayretini, bizler bireysel sorumluluğumuzla, yani 'emanet bilinci' ve 'ahlaklı duruşumuzla' perçinlemeliyiz."

Evet! 6 Şubat sabahı sadece yer sarsılmadı; sanki zaman durdu, gökyüzü yere indi ve bizler kâinatın en ağır imtihanlarından biriyle baş başa kaldık. Bu devasa yıkımın hemen ardından, devletimizin tüm imkânlarını seferber ederek bölgeye uzanan şefkatli eli, yaraları sarma noktasındaki sarsılmaz kararlılığı ve hükümetimizin şehirleri yeniden ayağa kaldırma gayreti, millet olarak tutunacağımız en büyük dayanak ve takdire şayan bir duruş oldu. Ancak biliyoruz ki, bir evladını veya tüm ailesini toprağa veren bir kalp için maddi telafi bir teselli, atılan her somut adım ise geleceğe dair bir umut nişanesidir. Bu noktada kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: Yaşadığımız bu felaketi sadece "kader" diyerek omuzlarımızdan atabilir miyiz, yoksa bu enkazın altında kalan asıl mesele bizim sorumluluk anlayışımız mıdır?

İnancımızda kader, her şeyi akışına bırakıp köşeye çekilmek değil; "ölçü ve nizam" demektir. Rehberimiz Hz. Muhammed’in (sav) "Deveni bağla, sonra tevekkül et" düsturu, bugün modern mühendisliğin, liyakatin ve iş ahlakının tam merkezinde durmaktadır. Tedbir almadan takdire sitem etmek, sadece sorumluluktan kaçmaktır. Bizler, coğrafyayı kader bilen ama o coğrafyada nasıl onurlu ve güvenli yaşayacağımızı ahlakımızla belirleyen bir medeniyetin mirasçılarıyız. Bu mirasın en temel kuralı ise işini en iyi şekilde, yani "emanet bilinciyle" yapmaktır.

Gerçek bir kalkınma ve bir daha böylesi bir acıyla sınanmamak, ancak fertten topluma uzanan yüksek bir ahlak inşasının devletin sahadaki devasa çabalarına destek vermesiyle mümkündür. Burada en büyük vebal, toprağa can eken müteahhitlerin ve o canları korumakla mükellef olan denetçilerin omuzlarındadır. Ticari kârı, insan hayatının ve mukaddesatının önüne koyan her anlayış, aslında kendi geleceğini enkaz altına itmektedir. Müteahhit, kullandığı her demiri ve her metreküp betonu bir "kul hakkı" terazisinde tartmalı; denetçi ise attığı her imzayı, altında binlerce insanın uyuduğu bir mühür olarak görmelidir. Denetimi kâğıt üzerinde bir prosedür sanan veya ihmale göz yuman her el, aslında o büyük sarsıntının ortağıdır. İş ahlakı ve ticari dürüstlük, sadece hukuki bir zorunluluk değil, ilahi bir mükellefiyettir. Bir binanın sağlamlığı harcındaki çimentodan önce, onu yapanın ve onaylayanın zihnindeki adalet payıyla ölçülür.

Geleceği, geçmişin külleri ve acıları üzerine kurarken; her şeyi kuralına göre yapmanın, bilimin ve tekniğin hakkını vermenin en büyük ibadet olduğunu kavramalıyız. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunu sadece duvarlara asılan bir tablo değil, zihinlerimize kazınan bir yaşam biçimi haline getirmeliyiz. Devletimizin ve hükümetimizin yaraları sarmak için gösterdiği bu büyük mücadelenin kalıcı bir huzura dönüşmesi için; ahlakı ticarete, liyakati mesleğe, dürüstlüğü ise hayatın her alanına hâkim kılmak zorundayız.

Unutmayalım ki; en büyük deprem bir insanın güveninin yıkılmasıdır. Ve en büyük inşa, kurallara tam riayetle örülen güvenli duvarların ardında, huzurla edilen o son tevekküldür.