Eskiler, zihni hür, gönlü huzurlu olanlar için "Sağlıklıya her gün bayram" derler. Bizim medeniyetimizde bayramlar, birer durak değil; sevginin, saygının ve helal lokmanın her gün yeniden tazelenmesidir. Mayıs ayı, adeta bu manevi iklimin bir özeti gibi karşımıza çıkıyor: Bir yanda emeğin ve alın terinin kutsandığı İşçi Bayramı, diğer yanda rahmet pınarı Anneler Günü... Ve bu değerleri devletin vizyonuyla taçlandıran, geleceğimizi mühürleyen "Aile ve Nüfus On Yılı" genelgesi.
Toplum dediğimiz büyük yapı, birbirine omuz veren taşlardan oluşan azametli bir binadır. Bu yapıda en üstteki köşe taşı, kendisini ayakta tutan harçtaki en küçük kum tanesine bile borçludur. Ne işveren işçisinden müstağnidir, ne de işçi işverenden bağımsızdır. İnancımız toplumsal adaleti; "İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz" düsturuyla, sağlam bir "kardeşlik hukuku" olarak tanımlar. Bugün ekonomimizin lokomotifi olan aile şirketlerimiz ve holdinglerimiz eğer devleşmişse; bu başarının arkasındaki sır, rızkı veren Allah’a duyulan teslimiyet ve kalabalık ailelerin içindeki o sarsılmaz dayanışma ruhudur.
Ancak bu büyük binanın sarsılmaması, temel taşı olan "Aile" biriminin sağlamlığına bağlıdır. Cenneti annelerin ayakları altına seren bir medeniyetin evlatları olarak, anneyi ve babayı sadece yılın bir gününe hapseden anlayışı eksik buluyoruz. Anne, bir toplumun ilk mektebi; baba ise o mektebin baş öğretmeni ve sarsılmaz kale direğidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın da isabetle vurguladığı gibi; aile ihya edilirse, birey ve toplum da ihya olur. Bu noktada ilan edilen "Aile ve Nüfus On Yılı" genelgesi, ülkemizin en büyük gücü olan insan kaynağımızı korumak adına atılmış tarihi bir adımdır. Nüfusumuzun dinamizmi, bir istatistik değil, tam bağımsızlığımızın ve ekonomik geleceğimizin sigortasıdır.
Bu kutlu yürüyüşte; hükümetten muhalefete, sivil toplum kuruluşlarından aydınlarımıza kadar herkes aynı safta buluşmalıdır. Toplumsal refah, rakamlarla değil, sokaklarımızdaki huzurla ölçülür. Bugün okullarımızda kanayan bir yara olan akran zorbalığına, yüreğimizi yakan çocuk istismarına ve masum canlara kasteden zihniyete karşı topyekûn bir seferberlik başlatmalıyız. Tedbirler sadece polisiye değil, vicdani ve eğitim eksenli olmalıdır. Gelecek nesilleri; adaleti bilen, merhameti kuşanan ve kardeşliği hayat tarzı edinen bireyler olarak yetiştirmek boynumuzun borcudur.
Penceremden gönül coğrafyamıza sesleniyor ve şu hakikati yeniden hatırlatıyorum: İşçinin alnındaki o mübarek terin işverenin basiretiyle birleştiği, anne ve babanın birer rahmet çınarı gibi baş tacı edildiği, ailenin ise muhabbet ve şefkatle örülmüş sarsılmaz bir kale gibi korunduğu bir Türkiye; dünyanın en muktedir, en vakur gücü olacaktır. Bizler, aynı kubbenin altında birbirine yaslanan kadim taşlar gibi kenetlenmeliyiz; zira bizim harcımız ezelden gelen sevgi, mayamız ise sarsılmaz adalettir. Bu sarsılmaz inançla; emeğin ve merhametin takvim yapraklarının dar kalıplarına hapsedilmediği, huzurun hanelerimizde sönmez bir kandil gibi ebediyen yandığı, tam bağımsız ve müreffeh bir istikbal temenni ediyorum.