​Popüler kültürde yalnızlık daha çok rağbet görüyor. Kuru gürültüden kaçarak kendi güvenli limanına sığınma olanağı da tanıyor insana. Sanıldığından da öte; zaman zaman insanın kendiyle baş başa kalması yahut yudumladığı bir kahveyi yalnız içmesi, insanın en derin arkadaşı olan ruhuyla baş başa kalmasını sağlıyor. Çoğu zaman yalnız kalmanın getirdiği travmalardan bahsederiz; oysa yalnız kalmanın da kendine münhasır bir tadı ve rengi olduğunu düşünenlerdenim. Yalnız kalmak, etraftaki nesnelere anlam yükleyip ruhi duygu alışverişi yükleyecek kadar düşündürebiliyor insanı. Böylelikle bir kapı gıcırtısı bile bir tını gibi gelebiliyor insana. Kalabalığın ortasına farklı bir soluk getiren yalnızlık bazen kişinin iç dünyasında yatan derinleşmelerin açığa çıkmasında ön ayak oluyor.

​Bu gün kendi başıma içtiğim kahve ile kaleme aldığım bir nazım nesir arası yazımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Yalnızlığınıza bir ruh getirecek satırlarımla sevgiyle kalın.

​KENDİ ŞEREFİME

​Hep kış mevsimi, hiç bahar gelmiyor bu odama.

Penceremi kaplıyor yapraksız o kuru çalı dalları.

Perdesiz bu penceremden kim bakacak, kim merak edecek ki beni?

​Oturuyorum iskemleme yine aynı tını.

Bir gıcırtı; vidası gevşemiş, pasa bulanmış bir ahşap kapı edasında.

Hoşuma gidiyor doğrusu kendi tınımın ötesinde bir tını.

Yarenlik ediyor bana; ben hep aynı konulardan dem vuruyorum,

Oda aynı tınıyla karşılık veriyor.

​Sallansın istemiyorum.

Dünden kalan ağzımın artığı peçetem kurumuş.

Alıyorum elime; katlamaya gerek duymadan sıkıştırıyorum iskemlemin sallanan ayağına.

Kesiliveriyor sesi. Çıt yok içerde.

Oturduğum yerden doğrulmaya üşeniyorum;

Kaykılan cesedimi zorluyorum masanın ucunda salınan şişeye.

Nihayet varıyor parmaklarım uçurumun kenarındaki dar boğazlı cam şişeye.

Güç bela alıyorum elime; göbeğimin dibinde duran kadehimde dünden kalma içkimin tortusu kalmış.

Silkeliyorum kadehi; kirlenirse kirlensin, kim geliyor ki sanki?

​Dolduruyorum kadehi boğazına kadar.

Kurtarıyorum onu o boş yalnızlıktan.

Sarıp sarmalıyor her taraftan kadehi; en azından o üşümesin istiyorum.

Camın cama değişinin sesi değiyor bu kez kireci soyulmuş küf yeşili duvara.

Bir kavuşma mı desem, bir sevişme mi bilemiyorum.

Sonra şişe susuyor, kadeh susuyor, ben söylüyorum.

Bir tını başlıyor, dolanıyor dilime.

Sözlerini bilmediğim şarkı ara ara şiire dönüyor, bazen de bir cümbüşe.

​Bir öz güven geliyor bana, anlatamam.

Kim duyuyor sesimi benden başka sanki?

Gözüm su arıyor, masada su da yok.

Şimdi kim kalkıp alsın ki?

Üşeniyorum; kendime tahammül edemiyorum.

"Boş ver bu kez de saki olsun," diyorum.

​İçerdeki tınıdan başka bir ses çarpıyor kulaklarıma.

Perdesiz penceremi çatlatarak vuruyor kendini içeri.

Bir cuma selası mıdır bu gelen, ömür selası mı bilemiyorum.

Hiç gelmeyen birini mi yolculuyorum?

Şu giden ben miyim sahi, yoksa içimden birileri mi?