Son yıllarda toplumun farklı kesimlerine dair yükselen şikâyetler ortak bir noktada buluşuyor:
...
Güven kaybı.
Gençliğin inançtan uzaklaştığı söyleniyor.
Esnafın fırsatçılıkla anıldığı konuşuluyor.
Memurun “köşeyi dönme” hesabı yaptığı iddia ediliyor.
Siyasetin rantla, medyanın çıkarla anıldığı bir iklimden söz ediliyor.
Belki genelleme yapmak haksızlık. Ama şu bir gerçek ki toplumda ciddi bir güven erozyonu yaşanıyor. İnsanlar yargıya güvenmiyor, siyasete güvenmiyor, din adamına güvenmiyor; hatta aile kurumunun dahi tartışıldığı bir dönemdeyiz.
Ekonomik sıkıntıların derinleştiği dönemlerde ahlaki tartışmaların artması tesadüf değildir. Geçim derdi büyüdükçe değerler zayıflıyor mu? Yoksa biz sadece daha görünür hale gelen bir sorunun farkına mı varıyoruz?
TBMM Eski Başkanı Bülent Arınç’ın şu sözleri tartışmayı daha da alevlendirdi:
“Toplum neyse onun ürettiği insanlar da parlamentoda. Ve siz bu toplumdan yeni bir uyanış, yeni bir diriliş beklemeyin.”
Bu ifade aslında bir gerçeğe işaret ediyor olabilir: Siyaset toplumdan bağımsız değil. Parlamento gökten inmiyor; millet neyse temsilcisi de o oluyor. Eğer toplumda ahlaki bir çözülme varsa, bunun siyasete yansımaması mümkün değil.
Arınç’ın bir diğer dikkat çeken tespiti ise daha çarpıcı:
“Bu toplum aziz millet olmaktan çıktı. Dindarlık şu anda herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Millet Müslümanlığı bıraktı. Başörtüsünü terk ediyor. Namazı terk ediyor.”
Burada iki ayrı mesele var.
Birincisi, gerçekten bir inanç zayıflaması mı yaşanıyor?
İkincisi, yoksa insanlar din adına konuşanlara mı güvenini kaybetti?
Belki sorun dindarlığın azalması değil; dindarlık söylemi ile hayat pratiği arasındaki uçurumdur. İnsanlar söylenenle yapılan arasındaki çelişkiyi gördükçe uzaklaşıyor olabilir. Gençler sorguluyor. Sorgulayan gençliği “inançsızlık” etiketiyle açıklamak kolay, ama yeterli mi?
Toplum aynadır.
Siyaset o aynanın yansımasıdır.
Ekonomi ise o aynanın ışığını belirler.
Eğer bugün güven sorunu yaşıyorsak, bu yalnızca bir kesimin değil, hepimizin meselesidir. Ahlaki çöküşten söz ediyorsak, önce kendi payımıza düşeni konuşmalıyız.
Belki de asıl soru şudur:
Biz gerçekten değişmek istiyor muyuz, yoksa sadece şikâyet etmeyi mi seviyoruz?