Şanlıurfa’da yaşanan birçok sorunun temelinde tek bir gerçek yatıyor: Adaletin herkese eşit uygulanmaması. Hukukun güçlüden yana işlediği algısı, ne yazık ki her geçen gün daha da pekişiyor.
Kentte yıllardır süren arazi davaları, çözüme kavuşmadıkça yeni mağduriyetler doğuruyor. Gücü olan, nüfuzu olan hukuku hiçe sayarak hareket edebiliyor. Gücü olmayan ise ya susuyor ya da toprağını, yurdunu terk etmek zorunda kalıyor. Bu göç, sadece bir yer değiştirme değil; bir adalet arayışının sessiz çığlığıdır.
Öte yandan tefecilik, Şanlıurfa’nın kanayan yaralarından biri olmaya devam ediyor. Devletin şefkatli elini bekleyen vatandaş, çaresizlik içinde merdiven altı sistemlerin insafına terk ediliyor. Borç büyüyor, baskı artıyor, huzur kayboluyor.
Bir başka sorun ise hazine ve mera arazilerinin sistemli şekilde işgal edilmesi. Sahipsiz sanılan topraklar bir gecede el değiştiriyor. Hukuk geç işliyor, bazen hiç işlemiyor. Bu tablo, “haklı olan değil güçlü olan kazanıyor” algısını besliyor.
Ve sonuç…
Bu adaletsizlik ortamı öfkeyi büyütüyor, gerilimi tırmandırıyor. Tartışmalar silaha, anlaşmazlıklar cinayetlere dönüşüyor. Her yaşanan acı olaydan sonra aynı cümleler kuruluyor: “Keşke zamanında önlem alınsaydı.”
Oysa çözüm belli.
Adalet gecikmeden, ayrım yapılmadan, kimliğe ve güce bakılmadan uygulanmalı. Hukuk, sadece kitaplarda değil sahada da güçlü olmalı. Aksi halde Şanlıurfa, bu adaletsizlik ikliminde daha çok can kaybına, daha çok acıya tanıklık eder.
Unutulmamalıdır ki;
Adalet bir şehri ayakta tutar, adaletsizlik ise içten içe çökertir.