Nükleer silahlar, tarihin en tuhaf paradokslarından birini önümüze koyuyor: Kullanılmamak üzere üretilen, ancak varlığıyla dünyayı rehin alan devasa bir "güç illüzyonu." Bugün devletlerin nükleer yarışta birbirini ezmeye çalışması, aslında askeri bir stratejiden ziyade, ilkel bir "ben de buradayım" haykırışıdır. Oyunun kuralı çok basit ama bir o kadar da acımasız: "Eğer sende varsa ve bende yoksa, senin oyuncağın olurum; eğer ikimizde de varsa, birbirimizi yok etme korkusuyla masada otururuz." İşte "Dehşetin Dengesi" (Karşılıklı imha garantisi:Mutual Assured Destruction) dediğimiz bu zehirli denge, dünyayı barışın değil, sadece sessizliğin içinde tutuyor. Ancak bu sessizlik gerçek bir huzur değil, patlamaya hazır bir sinir harbidir.

Bugün bu sinir harbinin en somut örneği ABD ve İran arasındaki restleşmelerde görülse de, madalyonun diğer yüzünde bölgeyi kan gölüne çeviren çok daha karanlık bir tablo var. İsrail yönetiminin Gazze’de süregelen soykırım boyutundaki saldırıları, Batı Şeria’da halka çektirdiği sistematik azap ve Güney Lübnan’ı işgale hazırlanan tavrı, insani trajediyi her geçen gün derinleştiriyor. Bölgeyi ateşe çevirme fikrinden vazgeçmeyen bu anlayış, kendi güvenliğini sağlama bahanesiyle etnik ve mezhepsel fitneleri körüklüyor, toplumlar arasına provokasyonlarla nifak tohumları ekiyor. BM gibi kurumların tüm insani gayelerini yerle bir eden bu hukuksuzluk, yalana dayalı siyasetiyle sadece bölge halklarına değil, barış içinde yaşamak isteyen vicdan sahibi tüm insanlığa zulmediyor.

Bu kaosun içinde ABD ve İran’ın, Pakistan’ın arabuluculuğuyla 15 günlük bir ateşkesi kabul etmesi ve Hürmüz Boğazı’nı açma kararı alması küçük bir umut ışığı yakmış olsa da, bölgesel kışkırtmalar bu ışığı her an söndürme tehdidi taşıyor. Tam da bu noktada Türkiye’nin sergilediği tarafsızlık ilkesine dayalı, uzlaşı odaklı diplomatik çabaları hayati bir önem arz ediyor. Ankara’nın "taraf tutarak yangına körükle gitmek" yerine, adaleti savunan ve tarafları masada tutmaya çalışan arabuluculuk rolü, bölgenin tamamen karanlığa gömülmesini engelleyen en rasyonel duruştur.

Dışarıdaki bu ateş çemberine karşı en büyük kalkanımız ise içerideki sarsılmaz bütünlüğümüzdür. Türkiye’nin kararlılıkla yürüttüğü "Terörsüz Türkiye" projesi, sadece bir güvenlik hamlesi değil, aynı zamanda toplumsal huzurun ve kardeşliğin yeniden ihyasıdır. Terörün gölgesinden arınmış bir vatan toprağı; enerjimizi kavgaya değil, kalkınmaya, eğitime ve refaha harcamamızın teminatıdır. Sınırlarımızın ötesindeki etnik ve mezhepsel fitne oyunlarına verilecek en güzel cevap, içimizdeki sarsılmaz kenetlenmedir.

Bir ülkenin gerçek büyüklüğü, kaç megatonluk yıkım gücüne sahip olduğuyla değil; vatandaşının huzuru ve toplumsal barışıyla ölçülür. Sokaklardaki protestoların ve nükleer silahsızlanma çabalarının bir sonuç vermesi için önce zihinlerdeki ayrılık duvarlarını yıkmalı, dış mihrakların aramıza sokmaya çalıştığı fitne perdelerini aralamalıyız. Eğer bir gün gerçekten el sıkışmak istiyorsak, önce avcumuzda sakladığımız o "ötekileştirme" pimi ile nükleer tehditleri aynı toprağa gömmeliyiz.

Gerçek zafer; petrol hatlarının değil gönül köprülerinin korunduğu, kimsenin soykırıma uğramadığı ve hiçbir çocuğun savaş korkusuyla uyanmadığı bir sabahın garantisidir. Bu güvenli geleceği inşa etmek için ihtiyacımız olan güç, dışarıdaki silah pazarlarında değil, kendi içimizdeki kardeşliktedir. O halde her zamankinden daha gür bir sesle haykırmalıyız: Toplum olarak bir olalım, diri olalım, hep beraber Türkiye olalım. İnsanlığın imzası, yıkılan altyapılar üzerine değil, inşa edilen bu sarsılmaz birliktelik üzerine atılacaktır.