İnsan, kainatın özeti ve yeryüzünün emanetçisi olarak müstesna bir donanımla halk edilmiştir. İlahi rahmetin tecellisiyle ona eşyanın hakikati öğretilmiş, yolunu aydınlatacak vahiyler ve rehber şahsiyetler gönderilmiştir. Ancak bu ulvi potansiyele rağmen insanoğlu, çoğu zaman kendi benliğinin karanlık dehlizlerinde kaybolmaya meyyaldir. Günümüzde değişen haz anlayışları ve "alın teri dökmeden devşirme" hırsı, modern insanı adeta ruhsal bir uyuşukluğa mahkûm etmiştir. Nefsin bitmek bilmeyen taleplerine verilen her taviz; önce bireyin iç dünyasını, sonra aileyi ve nihayetinde toplumsal dokuyu bir kanser gibi sarmaktadır.

Bugün "şer odakları", dijital mecraların sunduğu sınırsız imkanlarla gençlerimizin zihin kalelerini kuşatmaktadır. Kumarın, alkolün ve değerlerimizle çatışan yaşam biçimlerinin parlatıldığı bu çağda, iyiliğin safında duranların dağınıklığı en büyük yaramızdır. Oysa Hz. Ali’nin (r.a.) hikmet dolu ikazı hala geçerliliğini korur: "Hakkın karşısında sessiz kalanlar, batıl ehlinin kendilerini galip sanmalarına zemin hazırlar." Toplum olarak en büyük imtihanımız, bu zihni ve ameli parçalanmışlığı sonlandırarak erdemin sancağı altında birleşmektir.

Küresel ölçekte ise bu doyumsuz hırsın, devletler eliyle nasıl birer yıkım makinesine dönüştüğünü ibretle izliyoruz. İsrail’in hiçbir insani mukaddesat tanımayan gaddarlığı, ABD ve İran arasındaki gerilim hattında savrulan hayatlar ve dünyanın pek çok yerindeki kaos, aslında aynı manevi boşluğun yansımasıdır. "Güçlünün haklı sayıldığı" bu adaletsiz dünya düzeninde, Türkiye Cumhuriyeti tarihsel derinliğiyle bir vicdan kalesi ve adalet terazisidir. Ecdadımızın mülkü adaletle abad etme ülküsü, bugün Gazze’den Türkistan’a kadar uzanan coğrafyada umudun yegane adresidir.

Uluslararası huzurun yolu, iç cephesini sarsılmaz bir inançla tahkim etmiş, terör belasından tamamen arınmış güçlü bir Türkiye’den geçer. Terörsüz bir Türkiye, sadece kendi sınırları için değil, tüm mazlumlar için emniyet demektir. Bu noktada iktidarıyla, muhalefetiyle ve tüm sivil toplum unsurlarıyla devletin bekası etrafında kenetlenmek, siyasi bir tercih değil, tarihsel bir yükümlülüktür. Ortak paydamız vatan olduğunda, teferruat sayılacak ayrılıklar kenara bırakılmalı; "bir olalım, iri olalım, diri olalım" düsturu fiiliyata dökülmelidir.

Peki, evde, okulda ve sokakta yükselen şiddet sarmalını nasıl durduracağız? Şiddetin panzehiri, eğitimi sadece teknik bir bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp "kalp ve karakter inşasına" dönüştürmektir. Gençlerimizi sanal dünyanın tuzaklarından koruyacak milli ve manevi bir zırhla donatmalıyız. Aile, eğitimin başladığı ilk mabet hükmünde görülmeli; evlatlarımıza sadece konfor değil, sarsılmaz bir irade aşılanmalıdır. Okullarda merhamet temelli bir pedagoji, sokakta ise kötülüğü el birliğiyle engelleme bilinci hakim kılınmalıdır.

Tarihimiz şahittir ki; ne zaman saflarımızı sıkı tuttuksa cihana nizam verdik. Malazgirt’teki dua, İstanbul surlarındaki azim ve Çanakkale’deki sarsılmaz ruh, bugün de ihtiyacımız olan tek reçetedir. Şer tuzaklarını bozacak olan, dijital gürültüler değil; köklü ahlakımız ve kardeşlik bağımızdır.

Neticede; iradesi çelik, ahlakı sağlam bir nesil, her türlü kuşatmayı yaracak güçtedir. Gelin, nefsin esaretinden kurtulup toplumsal huzurun hürriyetine kavuşalım. Hakkın dağınık savunucuları değil, birleşmiş ve aşılmaz kalesi olalım. Unutulmamalıdır ki; hakikatin ışığı, batılın karanlığını her daim boğar; yeter ki biz o ışığı söndürmeyecek bir kararlılıkla yan yana duralım. Türkiye’nin istikrarı, insanlığın son kalesidir ve bu kaleyi korumak hepimizin ortak namus borcudur.