Türkiye, geçtiğimiz hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen, vicdanları buz kestiren haberlerle sarsıldı. Okul koridorlarında, kalem tutması gereken ellerin şiddete evrilmesi ve kurban ile failin aynı sıraları paylaşan "öğrenci" kimliğinde birleşmesi, toplumsal bir infialden öte, derin bir ontolojik krizin habercisidir. Bu elim hadiseler üzerine yürütülen soruşturmalar devam ederken, dijital dünyanın dezenformasyon rüzgârıyla harlanan nefret söylemleri, yarayı sağaltmak yerine derinleştirmektedir. Ancak bu zifiri karanlığın içinde, öğrencisine gövdesini siper eden Ayla Kara öğretmenimizin sergilediği asalet, vatan ve millet sevgisinin salt bir slogan değil, bir "fedakarlık ahlakı" olduğunu ilan etmiştir. Ayla öğretmen, medeniyetimizin "yaşatmak" üzerine kurulu ruhunu yeniden tecelli ettirerek, eğitim camiamızın kutup yıldızı olmuştur.
Günümüz dünyasında şiddetin anatomisini incelediğimizde, dijital aygıtların kullanım mecrasına göre nasıl birer "şer enstrümanına" dönüştüğünü görmekteyiz. Dijitalleşme, bireyi toplumsal gerçeklikten kopararak atomize etmekte ve şiddeti sıradanlaştıran bir hiper-gerçeklik sunmaktadır. Oysa bizim köklerimizde, insanı "eşref-i mahlukat" olarak gören, bir canı incitmeyi arş-ı alayı titretmekle eşdeğer tutan bir anlayış hâkimdir. Bu noktada en büyük mürşidimiz, bizzat "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta, Hüsnü'l-Huluk, 8) buyuran Peygamber Efendimiz’dir (sav). O’nun çocuk terbiyesindeki nebevi metodu; korkutma ve şiddet üzerine değil, şefkat ve onurlandırma üzerine kuruluydu. Sahabelerine, çocuklara namazda bile tahammül göstermeyi, onlarla çocuklaşmayı ve en önemlisi onlara birer şahsiyet olarak muamele etmeyi miras bırakmıştır.
Medeniyetimizin zirve noktası olan köklü medreselerimizde yetişen alimlerimiz, bu nebevi terbiyeyi "muallim-müteallim" (öğretmen-öğrenci) ilişkisinin merkezine koymuşlardır. İmam Gazali’nin İhya-u Ulumiddin adlı eserinde belirttiği üzere, bir muallim öğrencisine kendi evladı gibi şefkatle yaklaşmalı ve onu sadece bilgiyle değil, edeple tezyin etmelidir. Bu gelenekte öğrenci, hocasının huzuruna sadece ders almaya değil, bir karakter inşasına gelirdi. Talebe; ailesine hürmeti, komşusuna merhameti ve çevreye karşı mesuliyeti bizzat hocasının "hal diliyle" öğrenirdi. Bugün yaşadığımız kopuş, bilginin kalpten dile inmesinden ve "edep" kavramının müfredat dışı kalmasından kaynaklanmaktadır.
Tedavi süreci, suçu doğuran iklimi kurutmayı hedeflemelidir. Devlet kurumları müfredatı karakter endeksli yapılandırmalı; sivil toplum kuruluşları ise dijital mahallelerde kaybolan gençliği irfanla buluşturacak mecralar açmalıdır. Aile kurumu, çocuğun sadece maddi ihtiyaçlarını değil, ruhsal açlığını da giderecek bir "huzur limanı" olmalıdır. Büyük Türk mutasavvıfı Yunus Emre’nin:
"Girdim ilim meclisine, eyledim kıldım talep,
dediler ilim geride, illa edep illa edep"
sözü, bugün karşı karşıya olduğumuz şiddet sarmalının tek reçetesidir. Neticede; devletin kararlılığı, öğretmenin şefkati ve ailenin irfanı birleştiğinde, sokaklarımız yeniden güvene, okullarımız ise huzura kavuşacaktır. Ayla Kara öğretmenimizin mirası olan o koruyucu ruhu toplumsallaştırmak, bu medeniyetin her bir ferdinin asli borcudur.