Gelenek ve modernite arasında sıkışmış, şekilciliğin ruhun önüne geçtiği bir çağın tam kalbinde duruyoruz. Doğumun mucizesini ve ölümün vakur hakikatini birer "tüketim nesnesi" haline getirdiğimiz o ince çizgide, aslında kimliğimizden neler kaybettiğimizi sorgulamanın vakti çoktan geldi. İslam, özü itibarıyla bir denge ve samimiyet dinidir; hatırayı aziz tutmayı, ahde vefayı ve hayırlı işlerde yarışmayı emrederken, özentiye ve yıkıcı bir israfa kapılarını her zaman kapatmıştır. Bir şahsiyetin dünyaya gelişini kutlamak ya da bir büyüğün gidişini yâd etmek, aslında insanın kendi faniliğiyle yüzleşmesi ve hayatın gayesini yeniden tefekkür etmesi için bir fırsattır. Ancak bugün bizler, bu manevi durakları pırıltılı kâğıtlara, içeriği belirsiz şekerlemelere ve yabancı kültürlerin soğuk ritüellerine kurban ediyoruz.
Tam bu sorgulamaların ortasında, kapımızı çalan fakir bir komşu çocuğunun gözlerindeki o saf ama ısrarlı "doğum günü" isteği, aslında toplum olarak düştüğümüz çelişkinin en masum aynasıdır. O çocuk, ekranlarda gördüğü o ışıklı dünyaya dahil olmak, bir günlüğüne de olsa özel hissetmek istiyor. Onu kırmak, hayallerini incitmek bir mümine yakışmaz; ancak ona sunacağımız "orta yol", onu küresel tüketim çarkının bir dişlisi yapmak yerine, paylaşmanın ve şükrün lezzetiyle tanıştırmak olmalıdır. Ona sağlığına zararlı, koruyucu madde dolu pahalı bir pasta almak yerine; annesinin elinin değdiği, bereketi içinde saklı bir ev kekiyle komşuluk hukukunun sıcaklığını hissettirmek çok daha kıymetlidir. Zira biz, komşusu açken tok yatmayı reddeden bir medeniyetin varisleriyiz.
Doğum günü pastasının üzerindeki mumları yakıp sonra bir nefeste söndürmek, sadece basit bir eğlence gibi görünse de derinlemesine bakıldığında köklerimize ait olmayan sembolik bir yabancılaşmadır. Mumun aydınlığına sırt çevirmek ya da hayatı bir üfleyişle sönüp gidecek bir tiyatro sahnesi gibi görmek, bizim "nur" ve "vakit" tasavvurumuzla bağdaşmaz. Hayat, söndürülmek için değil, çevresine ışık saçmak ve salih amellerle bereketlenmek için verilmiş bir emanettir. Gösterişin özün önüne geçtiği o "görülme" arzusuna yenik düşerken, binlerce liralık pastaların başında alkış tutarken; etrafımızın bir ateş çemberine döndüğünü, coğrafyamızın büyük güçlerin satranç tahtası haline geldiğini görmezden gelemeyiz.
Bugün dünya; ABD ve İran arasındaki gerilimlerin, İsrail’in dizginlenemeyen hukuksuz saldırılarının ve bölgeyi sarsan savaş tamtamlarının gölgesindedir. Bu küresel fırtınanın ortasında, Gazze’de bir yudum temiz suya hasret kalan yavruları, Afrika’nın çatlamış topraklarında rızkını arayan çocukları ve Arakan’ın mazlum evlatlarını düşünmeden yapılan her kutlama, vicdanımızda derin bir yara açmalıdır. Bizim israf ettiğimiz her kuruşta, çöpe döktüğümüz her dilim pastada, bir yerlerde bir çocuğun içemediği o sıcak çorbanın hakkı vardır. Gerçek kutlama, o sıcak çorbayı bir mazlumun önüne koyabilmek, bir yetimin başını okşayabilmektir. Bu noktada, Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin himayelerinde yürütülen "Sıfır Atık" projesinin ne denli hayati olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Sıfır atık, sadece bir çevre hareketi değil, aynı zamanda israfı haram kılan bir inancın ve "emanet" bilincinin tezahürüdür.
Tüketim çılgınlığının bir diğer boyutu olan şatafatlı "günler", ne yazık ki sağlıklı bir toplum yapısını da tehdit ediyor. Hanımların bir araya gelip dertleşmesi, sıla-i rahim yapması takdire şayandır; ancak bu meclislerin bir "hamur işi yarışına" dönüşmesi hem bedenimize hem de ruhumuza yüktür. Şekerin pençesinde obeziteyle boğuşurken, ikramın en güzeli neden "az ve öz" olanı olmasın? Tarihimizdeki büyük şahsiyetleri anmak da onları sadece fotoğraflara hapsetmek değil; Mekke’nin fethinden Kudüs davasına, Medine’den İstanbul’a kadar uzanan İslam ve gönül coğrafyamızda yetişen önderlerin ve erenlerin o yüce ahlakını kuşanmaktır. Doğum günlerinde mumu söndürmek yerine, bir karanlığı aydınlatacak iyilik fidanı dikmek İslam’ın "hayırda yarışma" düsturuna çok daha uygundur.
Zarif bir mümin, hayatın her anını ölçü üzerine bina edendir. Bizler, kutlamalarımızı markaların dayattığı kalıplardan kurtarıp kendi irfan dünyamızın değerleriyle yeniden yoğurmalıyız. İkramımızda sıhhati, harcamamızda iktisadı, anmalarımızda ise ders almayı merkeze koymalıyız. Ancak o zaman doğumlarımız bir "şükür", ölümlerimiz ise bir "tefekkür" iklimine dönüşebilir. Gelin, mumu söndürenlerden değil, gönüllerde iman ve iyilik ışığını uyandıranlardan olalım; zira kalıcı olan o pırıltılı pastalar değil, bir yetime sunulan sıcak çorba ve ardımızda bıraktığımız tertemiz bir hatıradır.
Bu gayeyle hazırladığım işbu önerileri; hem kendime bir ahit hem de en yakınlarıma ve çevreme bir çağrı olarak seslenerek iletmek isterim.
Mum Söner, Amel Kalır.
Dr. İbrahim Özcan
Yorumlar