Ortadoğu; yüzyıllardır medeniyetlerin neşet ettiği, kültürlerin harmanlandığı ve semavi dinlerin mukaddes iz bıraktığı kadim bir coğrafyadır. Ne var ki bugün bu topraklar, tarihin en sancılı imtihanlarından birini vermektedir. Savaşlar, terör örgütleri, mezhep çatışmaları ve küresel güçlerin bitmek bilmeyen stratejik hesapları; bölgeyi adeta insani değerlerin hiçe sayıldığı karanlık bir satranç tahtasına dönüştürmüştür. İşte bu kaotik tabloda Türkiye, yalnızca coğrafi konumuyla değil; tarihsel mirası, sarsılmaz insani refleksleri ve “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturuyla bölgenin parlayan yıldızı ve asıl vicdan pusulası olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye’nin bağımsız bir aktör olarak yükselişi ve Sayın Cumhurbaşkanımızın “Dünya beşten büyüktür” şiarıyla ilan ettiği manifesto, aslında küresel sistemin çarpık düzenine karşı vurulmuş bir hakikat mührüdür. Bu haykırışın uyandırdığı yankı, statükodan beslenen odakları rahatsız etse de Türkiye, mazlumun yanında durma sorumluluğundan asla taviz vermemektedir. ABD’nin bölgedeki askeri hamleleri ve İsrail’in Gazze’de insanlık onurunu ayaklar altına alan saldırıları, Ortadoğu halklarının hafızasında derin yaralar açarken; Türkiye, hem kendi güvenliğini tahkim etmekte hem de tüm mazlum halkların umudunu omuzlarında taşımaktadır.
Ancak bölgedeki krizleri yalnızca diplomasi masalarındaki kararlarla açıklamak artık mümkün değildir. Barış ve istikrarın tesisi; devletin kararlı duruşu kadar, bireyin bilinç düzeyi ve toplumun dayanışma ruhuyla doğrudan ilişkilidir. Bu büyük vizyonu ayakta tutacak en stratejik kuvvet ise terörden arınmış, iç huzurunu perçinlemiş bir Türkiye’dir. Etnik veya ideolojik ayrışmaları bir kenara bırakarak ortak bir irade etrafında kenetlenmiş bir Türkiye, Ortadoğu’nun tamamı için sarsılmaz bir "iç cephe" inşa edecektir. Unutulmamalıdır ki; kendi iç bütünlüğümüzü koruyamadığımız müddetçe, ne Gazze’deki bir çocuğun gözyaşını silebilir ne de Kudüs’ün onurunu layığıyla savunabiliriz.
Bu noktada, esnaftan akademisyene, işçiden sanatçıya kadar toplumun her kesimi bu tarihî mesuliyetin bilinciyle hareket etmelidir. Özellikle sivil toplum kuruluşlarının (STK) rolü bu süreçte hayati bir önem taşır. STK’lar, devlet diplomasisinin doğrudan ulaşamadığı kılcal damarlara temas eden merhamet köprüleridir. Gazze’den Suriye’ye, Yemen’den Irak’a uzanan bu yardım kapasitesi, Türkiye’nin "yumuşak gücünün" en somut göstergesidir. Lakin bu yapıların misyonu sadece insani yardımla sınırlı kalmamalı; uluslararası platformlarda yaşanan zulmü hukuki ve akademik bir dille anlatacak güçlü lobi ağları kurulmalı, mezhepçilik fitnesine karşı kardeşlik hukuku yeniden ihya edilmelidir.
Şüphesiz ki büyük dönüşümler daima zihinlerde başlar. Bu tarihî sorumluluğun asıl taşıyıcısı ve gelecekteki en güçlü savunma hattımız ise gençliğimizdir. Genç nesillerimiz; ilmi, irfanı ve edebi kendine rehber edinen; bilgi kirliliği çağında dezenformasyonun oyuncağı değil, hakikatin muhafızı olan bir dirayete sahip olmalıdır. Bölgedeki yangını sadece ekranlardan izlenen bir trajedi gibi görmek duyarsızlığı normalleştirir; oysa erdemli bir gençlik, komşusunun acısını yüreğinde hisseden ve bu farkındalığı vakur bir duruşa dönüştürebilendir.
Nihayetinde bir gün bu fırtına elbet dinecektir. Ancak tarih, o gün geldiğinde kimin sessiz kaldığını ve kimin gövdesini taşın altına koyduğunu en net haliyle kaydedecektir. Parlayan bir yıldız gibi ışık saçan güçlü bir Türkiye, yalnızca kendi vatandaşlarının değil, umudunu bu topraklara bağlamış milyonlarca mazlumun da yegâne güvencesidir. Biz birleştikçe insanlık kazanacak; çünkü biz adaletle yoğrulmuş bir medeniyetin varisleriyiz. Ortadoğu’nun kanayan yarasına merhem olmak ve karanlık gecesine bir kandil yakmak, hem tarihî borcumuz hem de en asli insani sorumluluğumuzdur.