Kâinatın değişmez yasasıdır; her bitiş yeni bir başlangıcın habercisi, her iniş daha güçlü bir tırmanışın hazırlığıdır. Zaman dediğimiz o bitimsiz nehir, 2025 yılının kıyılarını terk edip 2026’nın henüz keşfedilmemiş sularına doğru kararlılıkla akarken, bizler sadece bir takvim yaprağını çevirmiyoruz. Aynı zamanda omuzlarımızda bir devrin mesuliyetini, kalbimizde ise binlerce yıllık bir yürüyüşün heyecanını taşıyoruz. Bugün Meclis çatısı altında bütçeler planlanırken, rakamlar ve kalemler devletin yarınını şekillendirmek için bir araya geliyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki; bir devletin gerçek bütçesi sadece kasasındaki varlığı değil, bir milletin huzuru, bir ailenin sarsılmaz mutluluğu ve bir gencin yarınlara bakarken gözlerinde parlayan sönmez güvendir. Bizim en büyük millî servetimiz, rakamlara sığmayan bu sarsılmaz inançtır.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın takdirleriyle, 2025 yılı “Aile Yılı olarak tayin etmesi, bu temel yapıyı korumak adına atılmış tarihi ve kıymetli bir adımdır. Lakin bizim kadim kültürümüzde aile, sadece belirli bir yıla sığdırılamayacak kadar kutsal; her günümüzü ve her yılımızı kuşatan bir değerdir. Aile, sadece aynı çatı altında kan bağıyla bağlı insanların bir araya gelmesi değildir. O; merhametin, saygının, edebin ve tarihin evlatlarımıza fısıldandığı ilk mektep, nesillerin fırtınalardan sığınıp huzurla yeşerdiği en mukaddes kalemizdir. Bu kaleyi tahkim etmek, sadece ekonomik paketlerle değil, ancak gönül birliği ve manevi kenetlenmeyle mümkündür.
Bu kutsal yapının bekası, "Terörsüz Türkiye" vizyonumuzla doğrudan ilintilidir. Zira biliyoruz ki, bir evin ocaktaki huzuru, vatanın en uç köşesindeki dağların güvenliğinden ayrı düşünülemez. 2025 yılı boyunca terörün karanlık gölgesini bu aziz topraklardan ebediyen silmek adına atılan her kararlı adım, aslında her bir yuvayı korumak için çekilen bir settir. Evlerimizdeki sükûnet, ancak vatanın her karışında nifakın son bulmasıyla daim olur. Gönül coğrafyamızda Mekke’nin Fethi’nin manevi iklimini her yıl dönümüyle yeniden harmanlarken şunu bir kez daha idrak ediyoruz: Gerçek fetih, sadece şehirlerin kapılarını açmak değil, adaleti tesis ederek gönüllere girmektir. Her türlü gayri meşru davranışlardan kaçınmaktır."Terörsüz Türkiye" hedefimiz, işte bu gönül fethinin ve toplumsal huzur ikliminin bir nişanesidir.
Bizler, tarih zincirinin en kritik halkalarından biriyiz. Arkamızda Malazgirt’ten İstanbul’un fethine, Çanakkale’den Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan devasa bir miras; önümüzde ise bu mirası devralmayı bekleyen umut dolu, pırıl pırıl gözler var. Biz, dünün yaralarını sarmış, bugünün imkânlarını kuşanmış bir "ara halkayız". Bu stratejik konumumuz bize sadece yaşama hakkı değil, aynı zamanda tertemiz bir mirası bir sonraki nesle lekesiz devretme sorumluluğu yükler. 2026’nın eşiğinde dururken kendimize sormalıyız: Bu emaneti gençlerimize hangi içerikle, nasıl bir ruhla teslim edeceğiz?
Öncelikle, dijital gürültülerin insan sesini bastırdığı bu çağda, aile kurumunu sarsılmaz bir kale gibi korumalıyız. Birbirimizin yüzüne daha çok bakmalı, birbirimizin sesini daha derinden duymalıyız. Gençlerimize sadece derslerde başarılı olmayı değil, "iyi insan" olmayı, "diğerkâmlığı" ve bir başkasının derdiyle dertlenebilmeyi öğretmeliyiz. 2026 yılı, sadece ekonomik verilerin yükseldiği bir yıl değil, aynı zamanda manevi bir ihyanın, ruhsal bir dirilişin yılı olmalıdır.
Sorumluluklarımız kendi kapımızın eşiğinde bitmiyor. Sokakta bir komşu, iş yerinde bir meslektaş, trafikte bir yabancı olarak birbirimize karşı sönmez bir nezaket ve hürmet borcumuz var. Geçmişin acı tecrübeleri bizlere tek bir gerçeği fısıldıyor: Bölündüğümüzde ufalıyor, birleştiğimizde ise devleşiyoruz. Terörün ve nifakın nefesinin kesildiği bu yeni dönemde, "biz" duygusunu sokak sokak, hane hane yeniden inşa etmeliyiz. Devletin bütçesindeki "ihtiyat akçesi" ne ise, biz de toplumsal ruhumuzda bir "sabır ve hoşgörü akçesi" biriktirmeliyiz. Beklenmedik zorluklar karşısında bizi dimdik ayakta tutacak olan şey, cebimizdeki maddi imkânlardan ziyade, kalbimizdeki o sarsılmaz dayanışma ruhudur.
Gençlerimize bırakacağımız en kıymetli miras, kütüphaneler dolusu kitaptan veya maddi varlıklardan çok daha ötesidir. Onlara yaşanmış, doğrulanmış ve karakterle mühürlenmiş bir örnek teşkil etmeliyiz. Onlara "şöyle yapın" demek yerine, "bakın biz böyle yaşıyoruz" diyebilmenin vakarı içerisinde olmalıyız. Doğruluğun, çalışkanlığın ve vatan sevgisinin sadece meydanlardaki sloganlarda kalmadığını; mutfağımızda, işimizde ve niyetimizde bir yaşam biçimi olduğunu onlara bizzat göstermek bizim tarihsel borcumuzdur. Bizden önceki nesillerin kanıyla, teriyle bugüne taşıdığı bu bayrağı, üzerine yeni zaferler ve ahlaki güzellikler ekleyerek teslim etmek kaçınılmaz bir mecburiyettir.
2026 yılı, Türkiye için sadece bir takvim değişikliği değil; bir şahlanışın, huzurun ve sarsılmaz kardeşliğin pekiştiği bir milat olsun. Kin ve nefretin tortularından tamamen arınmış, sevgi ve hürmetle mayalanmış bir toplumsal sözleşmeyi bugün kendi içimizde yeniden imzalayalım. Bir toplumun geleceği, gençlerinin hayallerinin büyüklüğü kadar, yetişkinlerinin bu hayallere açtığı yolun genişliği kadardır. Biz bu hayalleri islami ölçülere uygun ve asil kültürümüze yakışır bir şekilde hakikata celbederek yolumuz açık, gönlümüz ferah, yarınlarımız aydınlık olsun. Yeni yılımız tüm insanlığa ve aziz milletimize huzur getirsin. Amin!